Her olay ve insan bir sebeple ortaya çıkar.

Salı, Mayıs 29, 2007 -Kategori: YAZILARIM

''Hayatın iniş ve çıkışları vardır. Çoğumuz bu oyuna kapılır gideriz. İşler yolundayken kendimizi mutlu hissederiz, bozulunca üzülürüz. Yaşama bu tür bir yaklaşım güçsüz bir yaklaşım biçimidir. Dalgalarla sürüklenen dal parçası gibisin demektir. Akıntıya göre gidersin. Şu anda bir yönde gidiyorsun, bir sonraki anda başka bir yöne. Oysa yaşam oyununu iyi oynamanın yolu, tüm yargılardan olabildiğince kurtulmak ve hafiflemektir. Ve şöyle doğal bir duruşu gerektirir: “Başıma gelen her şey güzeldir. Kusurlu oluşumuz, yaptığımız yanlışlar ve onlardan aldığımız dersler  yaşamımıza anlam katar..."
Başarılı olmak, daha çok şey yapmakla değil, daha çok şey olmakla ilgilidir. Aslında biz yaşamda istediğimiz yere varıyor değiliz, gerçekte olduğumuz şeyi gün yüzüne çıkarıyor ve onu madde dünyasına indiriyoruz.

  Özünde bütün insanlar iyidir. Saldırmak, suçlamak, yargılamak yerine koşulsuz sevgi ve anlayışa ulaşmayı hedef edindiğimizde, daha yüce ve aydınlanmış tepkiler vermek zorunda kalır, eskiden olduğu gibi davranmayı kendimize yakıştırmamaya başlarız. Yüreğinde gerçek sevgiyle karşılaşan hiçbir insan, yüreğinden uzak kalmaya dayanamaz. Işık girdiğinde, bütün gölgeler yok olur.

 Değişim
 
Biz davranışlarımızı değiştirdiğimizde, insanlar da davranışlarını değiştirmek zorunda kalırlar... Kendini değiştirmek, enerjini ziyan edip karşındakini değiştirmeye çalışmaktan çok daha iyi sonuç verir... Koşulsuz sevginin ilk temel şartı, karşı tarafı suçlamaktan vazgeçip, değişimi kendinden başlatmaktır ki, bu günümüz modern terapi yöntemlerinin de temelini oluşturur.
  Olaylara ve yaşananlara bizim bakış açımızın değişmesi, olay veya kişinin değişmesinden çok daha önemlidir. Öfkeyle hareket eden ya da sevgisiz davranın bir insanın, bunun hemen öncesinde bir acı yaşadığını göz ardı etmemek, onunla empati kurmak, kendini onun yerine koymak anlamına gelir. Öfke sergileyen insanların bunu yapmalarının nedeni, incinmiş olmalarıdır. Koşulsuz sevgi incinmiş insanlara daha çok sevgi ve merhamet duymayı, şefkatimizi onlardan esirgememeyi gerektirmez mi?

  “Birini bencil buluyorsan, senin içinde de biraz bencillik olmalı.” 
  Yaşam yolculuğu, zayıf noktalarımızı bulmak, onları iyileştirmek, sonunda da evrenle uyumlu, yasalarla bütünleşen biri haline ulaşmak  yolculuğundan başka ne olabilir ki?

 Her olay ve insan bir sebeple ortaya çıkar. Rastlantı diye bir şey yoktur. Bilgeliğin anlamı, hayatımızdaki insanların bizlere birer ayna oluşudur. Hepsi bizim en parlak ve en karanlık yanlarımızı yansıtır. 
 Bir başkasının büyüklüğünü takdir edebilmek demek, o büyüklüğü kendi içinde görebilmek demektir. 
İnsanların kendi tempolarında yürümelerine ve bizimleyken gerçek benliklerini sergileyecek kadar kendilerini güvende hissetmelerine izin vermeliyiz. Koşulsuz sevginin anlamı budur; Biz onlarla aynı düşüncede olmasak bile onları dilekleri, sevgileri, hayalleri ve yapmak istedikleri konusunda yüreklendirmek, o deneyimi yaşamalarına izin vermektir. 
“Güçlü bir düş insana umut verir.” 
 Unutmayalım ki bu gezegen, bizim daha iyi ya da daha kötü oluşumuza göre, da daha iyi ya da daha kötü olacaktır. Onun gidişatında hepimizin rolü var. Bizler tüm eylemlerimiz hatta düşüncelerimizle aktif katılımcılarız. “Dünlerin, bugünlerin içinde fazla zaman işgal etmesine izin verme.” 
 
İç dünyanı ne kadar temizlersen, dış dünyan o kadar güzelleşir ve yaşamın amacı tüm pırıltısı ile açığa çıkar.

Yaşamın amacı nedir?
  
Dışarı bakan, rüya görür. İçeri bakan, uyanır “Ben yaşamımın hedefini bilmiyorum ki.”
demeyin; aslında iç varlığının derinliklerinde herkes hedefini bilir. 
  Hedefimiz; astrolojik doğum haritamızda da görüldüğü gibi doğarken hazırladığımız yaşam plânımızın gerçekleşmesidir. Yaşam plânımız önceden, yine bizim tarafımızdan tespit edilmiştir ve gerçekleşmek ister. İçinde bize ait mecburi dersler olduğu gibi ödüller, sevinçler ve yeni fırsatlar da vardır.
Varoluşun ardı arkası kesilmez, dönüşümleri ve değişimleri, sanki kulağımıza evrenin en büyük sırrını fısıldar gibidir:  “Kozmik süreç içindeki rolünü unutma. Sen bir enerji dönüştürücüsüsün. Ruhun senin aracılığınla her gün bir yenilenme yaratıyor ve  tüm varoluşun değişimine sen de kendi ölçün kadar katkıda bulunuyorsun."

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

CD, Notlar ve Bir Aşk!!!

Salı, Mayıs 29, 2007 -Kategori: YAZILARIM

Daha henüz 18 yaşındaydı, ama hayatının sonundaydı. Tedavisi mümkün olmayan ölümcül bir kansere yakalanmıştı. Kahır içinde eve kapamıştı kendini.. Sokağa çıkmıyordu. Annesi.. Bir de kendisi.. O kadardı bütün hayatı..

Bir gün fena halde sıkıldı, dayanamadı, attı kendini sokağa..

Bir yığın vitrinin önünden geçti.. Tam bir CD satan dükkanı da geride bırakmıştı ki, bir an durdu. Geri döndü, kapıdan içeri, gözüne hayal meyal takılan genç kıza bir daha baktı. Kendi yaşlarında harika bir genç kızdı tezgahtar..

Hani ilk bakışta aşk derler ya, öyle takılıp kalmıştı işte.. İçeri girdi.. Kız gülümseyerek koştu ona.. "Size nasıl yardım edebilirim" diye.. Nasıl bir gülümsemeydi o.. Hemen oracıkta sarılıp öpmek istedi kızı..

Kekeledi, geveledi, sonra "Evet" diyebildi.. Rasgele bir plağı işaret ederek.. "Evet.. Şu CD`yi bana sarar mısınız?.."

Kız CD`yi aldı, içeri gitti. Az sonra paket edilmiş geri geldi.

Aldı paketi, çıktı dükkandan, evine döndü, açmadan dolabına attı..

Ertesi sabah gene gitti ayni dükkana.. Gene bir CD gösterdi kıza, sardırdı, aldı eve getirdi, attı paketi dolaba, gene açmadan.. Günler hep alınıp sardırılan CD`lerle geçti.. Kıza açılmaya bir türlü cesaret edemiyordu. Annesine açıldı sonunda.. Annesi "Git konuş oğlum, ne var bunda" dedi..

Ertesi sabah bütün cesaretini topladı. Erkenden dükkana gitti. Bir CD seçti. Kız gülerek aldı plağı. Arkaya gitti, paketlemeye. Kız içerdeyken bir kağıda "Sizinle bir gece çıkabilir miyiz?" diye yazdı, altına telefon numarasını ekledi, notu kasanın yanına koydu gizlice.. Sonra paketini alıp kaçtı gene dükkandan..

İki gün sonra evin telefonu çaldı.. Anne açtı telefonu.. CD Dükkanındaki tezgahtar kızdı arayan.. Delikanlıyı istedi.. Notunu yeni bulmuştu da..

Anne ağlıyordu..

"Duymadınız mı" dedi.. "Dün kaybettik oğlumu.."

Cenazeden birkaç gün sonra, anne oğlunun odasına girebildi sonunda.. Ortalığa çeki düzen vermeliydi. Dolabı açtı.. Oraya atılmış bir yığın açılmamış paket gördü..

Paketleri aldı, oğlunun yatağına oturdu ve bir tanesini açtı..

İçinde bir CD vardı, bir de minik not..

"Merhaba.. Sizi öyle tatlı buldum ki.. Daha yakından tanımak istiyorum.. Bir akşam birlikte çıkalım mı.. Sevgiler.. Jacelyn!."

Anne bir paketi daha açtı..

Onda da bir CD ve bir not vardı..

"Siz gerçekten çok tatlı birisiniz, hadi beni bu gece davet edin, artık.. Sevgiler.. Jacelyn!..”

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

....

Pazartesi, Mayıs 28, 2007 -Kategori: YAZILARIM

''Bir zamanlar bir kralın aklına şöyle bir düşünce geldi: "Eğer bir işe ne zaman başlayacağımı; kimi dinleyeceğimi ve yapmam gereken en önemli şeyin ne olduğunu bilseydim, girdiğim her işi başarırdım."

Aklına böyle bir fikir düşünce, krallığın dört bir yanına, kim kendisine her iş için en uygun vakti, bu iş için en gerekli kişinin kim olduğunu ve yapılması gereken en önemli şeyin ne olduğunu öğretirse ona büyük bir mükafat vereceğini ilan etti.

Bilgeler kralın huzurunda toplandı, fakat sorulara verdikleri cevaplar birbirinden tamamen farklı çıktı.
İlk soruya cevap olarak; kimileri her hareketin doğru vaktini bilmek için önceden günlerin, ayların, yılların yer aldığı bir takvim hazırlamak ve sıkı sıkıya buna uyarak yaşamak gerektiğini söylediler. "Ancak böylece" dediler "her şey tam zamanında yapılabilir".

Diğerleri ise her hareketin doğru vaktine önceden karar verilemeyeceğini, kişinin kendisini boş eğlencelere kaptırmayıp, hep daha önce olmuş olayları izleyerek en lüzumlusunu yapabileceğini iddia ettiler. Bu defa başka bilginler de kral neler olup bittiğine ne kadar ederse etsin, tek bir kişinin her hareket için en uygun vakte karar vermesinin imkansız olduğunu; kralın, her şeyin en uygun vaktini tespitte ona yardım edecek bir bilge kişiler konseyi kurması gerektiğini söylediler.

Fakat bu defa da başka bilginler; "Bir konseyin önünde beklemesi imkansız bazı şeyler vardır, bu işlerin yapılıp yapılmayacağına ancak tek bir kişi anında karar verebilir" dediler. "Buna karar vermek içinse neler olacağını önceden bilmek gerekir. Neler olacağını önceden bilenler de yalnızca sihirbazlardır. Dolayısıyla her hareketin doğru vaktini bilmek isteyen, sihirbazlara danışmalıdır.”

İkinci soruya da aynı şekilde türlü türlü cevaplar geldi. Kralın en fazla ihtiyaç duyduğu, en gerekli kişiler bazılarına göre danışmanlar; bazılarına göre papazlar; bir kısmına göre hekimler; daha başka bir kısmına göre ise savaşçılardı.

Üçüncü soruya, yani en önemli işin ne olduğu konusuna gelince; bazıları dünyadaki en önemli şeyin bilim olduğunu söyledi. Bir kısmı savaşta ustalaşmak; daha başkaları da dini ibadet dediler. Bütün cevaplar birbirinden farklı çıkınca, kral bunların hiçbirisini kabul etmeyip hiç kimseye de ödül vermedi.

Ama hala doğru cevapları alamadığı için, bilgeliğiyle ünlü bir münzeviye danışmaya karar verdi.
Münzevi, hiç ayrılmadığı bir ağaç kovuğunda yaşar, yanına sade halktan başkasını kabul etmezdi. Bu yüzden kral üstüne sade elbiseler giyerek kendisini halktan biri gibi göstermeye çalıştı ve yola düştü. Münzevinin kovuğuna yaklaştıklarında atından indi ve muhafızını da geride bırakıp yola devam etti. Kral yaklaşırken münzevi kovuğunun önüne çiçek tarhları kazıyordu. Kralı gördü, selamlayıp kazmaya devam etti. Münzevi mecalsiz ve zayıf birisiydi; küreğini toprağa her sokuşunda bir parçacık toprak çıkarıyor, soluk soluğa kalıyordu.

Kral yanına gelip söyle dedi. "Ey bilge münzevi, size üç sorunun cevabını sormak için geldim. Doğru şeyi doğru zamanda yapmayı nasıl öğrenebilirim? En fazla muhtaç olduğum, dolayısıyla diğerlerinden fazla ilgi göstermem gereken insanlar kimdir? En önemli ve her şeyden önce kendimi vereceğim işler nelerdir?"

Münzevi kralı dinledi, ama cevap vermedi. Avuçlarına tükürüp kazmaya devam etti."Yoruldunuz" dedi kral, "Küreği bana verin de biraz dinlenin." Münzevi, "Sağ olun" diyerek küreği krala verip yere oturdu. Kral iki tarh kazdıktan sonra durup sorularını tekrarladı. Münzevi yine cevap vermedi; bu defa ayağa kalktı, elini küreğe uzattı ve şöyle dedi:"Biraz dinlenin; bir parça da ben çalışayım." Fakat kral küreği ona vermeyip kazmaya devam etti. Bir saat geçti, bir saat daha… Güneş, ağaçların ardından batmaya başladı; sonunda kral küreği toprağa saplayıp şöyle dedi: "Ey bilge kişi, senin yanına sorularıma bir cevap bulmak için geldim. Eğer cevap vermeyeceksen, söyle de evime gideyim".

Münzevi, "Buraya koşarak birisi geliyor" dedi, "bakalım kim?" Kral arkasına döndüğünde bir adamın koşarak kendilerine doğru geldiğini gördü. Adamın karnına bastırdığı ellerinin altından kan sızıyordu. Kralın yanına ulaşınca, kendinden geçercesine inledi, sonra da bayılıp yere düştü. Kral ve münzevi, hemen adamın üstündeki elbiseleri çıkardılar. Karnında büyük bir yara vardı. Kral yarayı elinden geldiğince yıkadı, mendiliyle ve münzevinin havlusuyla sardı. En sonunda kan durdu, adam kendisine gelince içecek bir şey istedi. Kral dereden taze su getirip ona verdi. Bu arada akşam olmuş hava soğumuştu. Kral, münzevinin de yardımıyla yaralı adamı kovuğa taşıyarak yatağa yatırdı. Yatağa uzanan adam gözlerini kapatıp derin bir uykuya daldı. Kral, koşuşturmadan ve yapmış olduğu işlerden öylesine yorulmuştu ki eşiğe çöktü ve uyuyakaldı; kısa yaz gecesi boyunca deliksiz bir uyku çekti.

Sabah uyanınca nerede olduğunu, yatakta uzanmış ve canlı gözlerle dikkatle kendisine bakan yabancının kim olduğunu uzun süre hatırlayamadı. Kralın uyandığını ve kendisine baktığını gören adam; "Beni affedin" dedi, zayıf bir sesle. Kral, "Sizi tanımıyorum, üstelik affedilecek bir şey yapmadınız ki" dedi. "Siz beni tanımıyorsunuz, ama ben sizi tanıyorum" dedi adam. "Ben, kardeşimi astırdığınız ve mallarını elinden aldığınız için sizden öç almaya yemin etmiş bir düşmanınızım. Tek başınıza münzeviyi görmeye gittiğinizi öğrendim ve dönerken yolda sizi öldürmeye karar verdim. Ama akşam olduğu halde dönmediniz. Ben de sizi arayıp bulmak için pusulaya yattığım yerden çıkınca muhafızlarınıza rastladım, beni tanıyıp yaraladılar. Onlardan kaçtım fakat yaramdan çok kan akıyordu. Yaramı sarmasaydınız kan kaybından ölürdüm. Ben sizi öldürmek istedim, siz ise hayatımı kurtardınız. Eğer yaşarsam şimdiden sonra en sadık köleniz olup size hizmet edeceğim ve oğullarıma da aynı şeyi emredeceğim. Affedin beni."

Kral, düşmanıyla bu denli kolay barıştığı ve onun dostluğunu kazandığı için çok mutlu oldu; onu affetmekle kalmayıp uşaklarını ve kendi doktorunu gönderip onun tedavisini yaptıracağını söyledi, ayrıca mallarını iade edeceğine de söz verdi.

Yaralı adamla vedalaşan kral, kapının önüne çıkıp münzeviyi aradı. Gitmeden önce, sormuş olduğu sorulara cevap vermesini bir kez daha rica etmek istiyordu. Münzevi dışarıda, bir gün önce kazmış oldukları tarhlara çiçek tohumlarını ekiyordu.

Kral ona yaklaştı ve şöyle dedi: "Sorularıma cevap vermeniz için size son defa yalvarıyorum!"
Yorgun dizlerinin üstünde çömelmeye devam eden münzevi, gözlerini kaldırıp krala baktı ve "Cevabınızı aldınız" dedi. "Nasıl aldım? Ne demek istiyorsunuz?" diye sordu kral. "Anlayamıyorsunuz" diye cevapladı münzevi. "Dün eğer benim dermansızlığıma acımayıp su tarhları kazmasaydınız, gidecek ve şu adamın saldırısına uğrayacaktınız ve yanımda kalmadığınıza pişman olacaktınız. Yani en önemli vakit, tarhları kazdığınız vakitti; en önemli kişi bendim ve en önemli işiniz bana iyilik yapmaktı. Daha sonra bu adam yanımıza koşarak geldiğinde, en önemli vakit onunla ilgilendiğiniz vakitti, çünkü eğer onun yaralarını sarmasaydınız, sizinle barışmadan ölecekti. Dolayısıyla en önemli kişi oydu, en önemli iş de onun için yaptıklarınızdı."

"Bundan sonra şu gerçeği unutmayın: Tek önemli vakit vardır, içinde bulunduğunuz an. O an en önemli vakittir, çünkü sadece o zaman elimizden bir şey gelebilir. En önemli kişi, kiminle beraberseniz odur, zira hiç kimse bir başkasıyla bir daha görüşüp görüşmeyeceğini bilemez; ve en önemli iş iyilik yapmaktır, çünkü insanın bu dünyaya gönderilmesinin tek sebebi budur."

 

                                                                                             Tolstoy

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

BAKIN NELER OLDU...

Çarşamba, Mayıs 23, 2007 -Kategori: YAZILARIM

''Ağaç, bir Ege köyünde doğmuştu. Köyün tamamı nesillerdir zeytincilikle uğraşıyordu. Annesi-babası, dedesi, dayıları ve amcaları da zeytinciydi. İlköğretime başladığında bir taraftan da zeytincilikle ilgili işlere yardım ediyordu.

Bir cumartesi günü babası Ağaç'ı da alarak bir iş için İzmir'e gitmişti. Bu seyahatlerinde işleri bitince Ağaç'ı bir sinemaya da götürmüştü. Köylerinde o yıllarda televizyon bile olmayan Ağaç, sinemaya hayran kalmıştı. Sürekli sinemayı düşünmeye başlamıştı. Gazetelerden sinema haberlerini derliyor; onları bir deftere yapıştırıyordu. Ortaokul başladığında İzmir'deki uzak akrabaları ziyaret bahanesiyle İzmir'e gidiyor ve sinema izliyordu. Bütün bu sinema düşünceleri, sonunda onu film yapma fikrine getirdi. Ailesi ve tüm köylüler gibi zeytinci olmayacaktı. Onun bu tutkusunu köydeki herkes öğrendi.

Babası ona müthiş kızgındı. Onu son derece hayalperest buluyordu. Ağaç ise kendi kafasında sürekli senaryo öyküleri kuruyordu. Onu bu konuda bir tek lisedeki edebiyat öğretmeni ile birkaç arkadaşı destekliyordu. Birkaç arkadaş biraz çalışıp biraz para biriktirip İzmir'de bir elektronik eşya tamircisinden kullanılmış bir kamera aldılar. Köy yerinde sürekli Ağaç'ın senaryosunu kurduğu filmleri çekmeye çalışıyorlardı. Ne var ki, kaset alacak paraları ve imkanları bile yoktu. Ellerindeki üç-dört kaset bitince film çekim işleri bitiyordu. Sonra tekrar İzmir'e gidilmeli ve alınmalıydı. Babası bir gün Ağaç'ı köşeye çekip elinde bir sopayla, "Bak çocuk anlamıyorsun; sinemacı, yönetmen mönetmen olamazsın sen. Benim gibi bir çiftçi olacaksın. Aile işimizi sürdüreceksin. Tıpkı benim babamın yaptığı gibi, tıpkı ağabeyinin yaptığı gibi." dedi. Sonra da sopayı kaldırıp var gücüyle arkasındaki masada duran kameraya indirdi. Sonra da yere yığıldı. Adam stresten olsa gerek kalp krizi geçiriyordu. Bir arabaya yükleyip hastaneye kaldırdılar. Ağaç, o kadar üzgündü ki; sanki babasına kalp krizi geçirtiyordu. Annesi, akrabalılar ve diğer köylüler hep Ağaç'ı suçluyorlardı. Onun hayalperestliği babasına kalp krizi geçirtmişti. Babası uzunca zaman çalışamayacaktı. Kalp krizini bir beyin kanaması takip etmiş, beyin felci başlamıştı. Film işleri çoktan bitmişti.

Ağaç, okulu da bıraktı. Ailenin çiftlik işlerinde çalışmaya başladı. Doğum gününde birkaç arkadaşı ve edebiyat öğretmeni bir araya geldiler. Edebiyat öğretmeni ona bir kitap hediye almıştı. İki ciltlik "Senaryo ve Yapım" isimli bir kitaptı bu. Üstüne de bir not düşmüştü: "Hayallerinin peşine düşmeyi bırakanlar, fiziksel olarak ölmeden çok önce ölmüşlerdir." Ağaç, bu satırları okuduğunda gözyaşlarına boğuldu. Bir Ege kasabasından bir çocuktan yönetmen nasıl olacaktı ki?.. Neredeyse babasının katili sayılan bir çocuktan. Ancak Ağaç, yeniden okula başlamaya karar verdi. Babası da iyileşmişti.

Yine para biriktirip ikinci el bir kamera daha aldı. Bir kısa film yarışması düzenlenmişti. Ona katılmaya ve "Sinema Aşkı" diye bir film yapmaya karar verdi. Film şöyle başlayacaktı: İzmir'deki yazlık sinemalardan birinde iki çocuk kuyrukta bekliyor; ama paraları olmadığından bilet alamıyorlardı. Onlardan biri bakkala gidip "bir kasa gazoz verirsen sinemada bunu satarız" diyorlardı. Sonra da 'gazoz satıp çıkacağız' deyip yazlık sinemaya giriyorlardı. 10 dakikalık bu kısa filmi çeken Ağaç, kısa filmi İstanbul'daki yarışmaya gönderdi.

Birkaç ay sonra İstanbul'dan mektup geldi. Ağaç, yarışmayı kazanmıştı. Üstelik yarışmayı ilk defa bir lise öğrencisi kazanmıştı. Ağaç'ı ailesinden bir kişi bile tebrik etmemişti. Liseyi bitirince İzmir'deki Güzel Sanatlar Fakültesi'nin Sinema Televizyon Bölümü'nün sınavlarına girdi. Sınavlarda bu kısa filmini de başvurusunda verdi. Bölüme kabul edildi. Ama ailesi hâlâ onu kabul etmiyordu. İzmir'de bir taraftan çalışıp bir taraftan okuyordu. Okuldan mezun olduktan beş yıl sonra Ağaç'ın çektiği filmlerden biri, İzmir'deki sinemalardan birinde gösterime girdiğinde sinemanın ilk gösteriminde bütün köy sinemaya gelmişti. Bir kişi hariç; babası. Film başladıktan bir süre sonra babası da sinemaya geldi. Film bitince babası, Ağaç'a sarıldı. "Ahh oğlum, senin adın Ağaç; ama odun olan benim!"

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

AYNAYA BAK!!!

Pazartesi, Mayıs 21, 2007 -Kategori: YAZILARIM

''Adamın biri, ilk defa gittiği şehrin tarihi çarşısına uğradığında, bir dükkana girerek;

- Hatıra eşya almak istiyorum, demiş.Ne tavsiye edersiniz?

Dükkan sahibi yaşlı zat,adamı tepeden tırnağa süzüp:
- Buranın en meşhur malı, aynalardır evladım, demiş. Ama onları almaya güç ister.

Adam, hiç düşünmeden:

- Ben, yaşadığım şehrin en zengin insanıyım, diye atılmış. Benim
için para önemli değil.
İhtiyar, dudak büküp:

İnşaallah gücün yeter, demiş. Çünkü padişahlar bile alamadı onları.

Adam, ses tonunu iyice yükselterek:
- Benim elde edemeyeceğim şey yoktur!..diye direnmiş. Fiyatları ne kadar?
İhtiyar adam:

- Seçeceğin aynaya bağlı, diye gülümsemiş. Günümüze ait aynaları normal fiyata alabilirsin. Fakat eski aynalar pahalıdır.Hele hele
antikalara gücün yetmez. Ama geleceğin aynası bedavadır, fakat onu görsen pek beğenmezsin.
Adam, bu sözleri pek anlamamış. Ama merakından çatlayacak gibiymiş.
Aynaları bir an önce görmek istediğinden, yaşlı adamın koluna girip,dükkanın arka bölümüne geçmiş.

Yaşlı adam, elindeki baston ile işaret ederek:
 Sana ilk önce günümüze ait aynayı göstereyim, demiş.Çerçevesi
gümüştendir. Fiyatıysa sadece üç altındır.

Adam, duvarda asılı duran kristal aynayı kısa bir süre incelemiş. Ve ona bakarak saçlarını düzelttikten sonra:

Bunun bir özelliğini görmedim, demiş. Evimde de bundan üç dört tane var.

Yaşlı adam, seke seke ilerleyerek:

- O halde bu aynaya bak!.. demiş. Çeyrek asır öncesine aittir.
Çerçevesi bakırdandır. Fiyatı ise yüz kese altındır.

Adam:

Herhalde şaka yapıyorsunuz, diye gülümsemiş.Böyle basit bir ayna,on altın bile etmez.
İhtiyar adam:

Ben sana söylemiştim!.. diye kızmış. İsterseniz vazgeçin.

Adam, iş olsun diye aynaya baktığında, bağırmamakiçin kendini zor
zaptetmiş. Gözlerini ovuşturarak baktığı aynadaki görüntü, onun
yirmibeş yıl önceki haline aitmiş. Ne başının büyük bölümünü saran
beyaz saçlar varmış bu görüntüde, ne de yüzünü kırış kırış eden derin çizgiler.

Adamın aynaya takılan gözleri, biraz sonra fal tşı gibi açılmış.
Çünkü aynadaki gençlik görüntüsünün hemen arkasından,sevdikleri geçiyormuş birer birer.

Büyük bir dehşet içinde:

-Aman Allah'ım!.. diye bağırmış.Bu geçen,kız kardeşim değil miydi?
Hem de henüz kanser olmadan önce.

Daha sonra, en sevdiği teyzesi ve dayısı da geçmişler, adamın
görüntüsü ardından. Her ikisi de, çeyrekasır önceki halleriyle.

Adam, dayanamayıp başını çevirmiş aynadan. İhtiyar, ona sokulup:
 Bu işten vazgeç!. demiş.Zaten bir çok insan da öyle yaptı.
- Hayır!. diye itiraz etmiş adam. Kardeşimi özlemiştim, dayımla teyzemi de.

- Peki!. demiş ihtiyar. Şu gördüğün bir antika aynadır. Çerçevesi ahşaptır. Değeriyse bin kese altın eder.

Adam,oraya doğru ilerlerken,korkusundan vazgeçmiş. Ama merakını
yenemeyip aynaya baktığında, küçük bir çocuk gibi çığlık atmış. Yedi
sekiz yaşlarında bir çocuk duruyormuş karşısında. Soluk yüzlü, incecik, dişleri dökük ve saçları dağınık bir çocuk.
- Aman Allah'ım!.. diye bağırmış. Bu benim çocukluğum. Cebimdeki sapan bile duruyor.

Adam, biraz sonra sendeleyerek duvara tutunmak zorunda kalmış. Bu
sefer, 30-35 yaşlarındaki halleriyle annesi ve babası geçiyormuş geriden. Daha sonra da, nur yüzlü dedesi. Annesi, her gün defalarca
yaptığı gibi, öpüvermiş onu yanağından. Babası ise, er zamanki şakacılığıyla, ensesine bir şaplak atmış yavrusunun.

Adam, kaçarcasına uzaklaşmış oradan. İhtiyarın yanına yığılmış ağlayarak.

Yaşlı adam:

Gerçek aynalar böyledir evladım!.. demiş. Bu yüzden de ulaşılmaz onlara.
Adam, biraz olsun kendine geldiğinde, dükkandan atmak istemiş kendini. Fakat tam çıkacakken:

Bedava aynalardan söz etmiştiniz, demiş. Onu da merak ettim.

İhtiyar adam:

 Ona hiçbakma evlat!. diye atılmış. Bu gün çok fazla yoruldun,
kalbin dayanmaz.

 Mutlaka bakmalıyım!. diye ısrar etmiş adam. Gördüğüm şeylere artık alıştım.

Yaşlı adam, çaresiz kabul etmiş ve duvarlara asılanlardan farklı
olarak, dükkanın döşemesi üzerine indirilen bir aynayı gösterip:

 İşte bu da geleceğin aynası!. demiş. Çerçevesi altından olup
bedavadır. Ama onu hiç kimse almadı.
Adam:

 Geleceğin aynası ha!.demiş.Üstelik de altından ve bedava...

İhtiyar, hiç sesini çıkartmamış. Adam ise, emin adımlarla aynaya
doğru ilerlemiş ve bakmak için yere eğildiğinde oracığa yığılıp kalıvermiş.

Yaşlı adam:

Geleceğin aynasında ne göreceğini tahmin etmen ve ona göre
hazırlıklı olman gerekirdi evladım, demiş. Senin de gücün yetmedi demek ki...

İhtiyar adam, müşterisinin cansız vücudunu kucaklarken, onun ayndaki görüntüsüne bakmış.

Kuru bir iskelet görünüyormuş...''

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

DOST DEDİĞİN

Pazartesi, Mayıs 21, 2007 -Kategori: YAZILARIM

''Eskiden,şehrin birinde yaşayan bir adamla yetişkin bir oğlu varmış.Baba çarşının bir yerinde esnaflık yapıyormuş.Genç olan oğlu biraz havalı ve başıboşmuş.Edindiği birkaç serseri arkadaşla beraber gece gündüz eğlence ve hovardalık peşinde koşuyormuş.babası ise kendi halinde fakat etrafındaki insanlar tarafından saygıyla karşılanan bir insanmış.
         Oğlu ,bazen kendi kendine böbürleniyor,babasına ne kadar değerli arkadaşları olduğunu balandıra balandıra anlatıyordu.Onların ne kadar arkadaş canlısı ve fedakar olduklarından dem vuruyordu.
         Yine birgün evde sofradayken oğul arkadaşlarından bahsetmeye ,onları yüceltmeye başlamıştı.Babası gün görmüş- geçirmiş insandı.Oğul dedi:
        - sen daha çok gençsin.şimdiden arkadaşlarını iyi seçmelisin ki yarın seni yolda tek başına bırakmasınlar.İyilerle beraber ol,dürüstlerin divanında bulun,yalancılarla oturup kalkma.sana nasihatim,bir söylerim sen on anla..
        Fakat oğlu yine dediğim dedik arkadaşlarını methetmeye devam etmiş.Babası :
       -madem oğul sen bu kadar eminsin onlardan gel bir tecrübe yapalım.bakalım dediğin kadar vefalı ve fedakar mıdırlar arkadaşların?Öyleye bir musibet,bin nasiihatten daha iyidir,demişler.belki bu sayede beni anlarsın.demiş.
        Ertesi gün,baba oğlunu hayvan pazarına gönderip güzelinden bir koç aldırmış.Onu bir güzel kesip,derisini yüzdürmüş.Ve oğluna, o kanlı haliyle bir çuvala koyup akşama
arkadaşlarına teker teker git demiş,Ben bir adam öldürdüm,gelin bunu gizlice gömelim ki kimse duymasın de.
   tamam demiş oğlan ve akşam olunca teker teker arkadaşlarının kapılarını aşındırmış ve babasının dediklerini tekrarlamış ama nerede, hiçbir arkadaşı buna gönülü olup yardımcı olmamış. gece yarısına doğru oğlan sırtında kanlı çuvalı babasına utana sıkıla geri dönmüş.Babası:
   -haydi oğul üzülme ,şimdi de benim bir dostum var demiş,bir de ona uğra ben filankesin oğluyum de,selamlarımı söyle ,meseleyi anlat.Bakalım o ne yapacak?
    Oğlan sırtında o çuval,gece yarıyı çoktan geçmiş olduğu halde adamın kapısına varmış,kapıyı çaldıktan az sonra,yaşlı,sıska bir adamcağız çıkmış.Hayrola evlat demiş,kimsin ve ne için kapımı çaldın?
    Oğlan meselesini anlatmış,arkadaşlarına anlattığı şekilde,'ben bir adam öldürüp bu çuvala koydum,babam da beni sana gönderdi,bir hal çaresine baksın demiş.'
    Adam,sakalını kaşıyıp biraz düşündükten sonra,'başım gözüm üstüne 'demiş.'Senin sırrın benim sırrım,şimdi bir çaresine bakarız' demiş ve içerden kazma küreği alıp dışarıya çıkmış.Beni takip et diyerek o kapkaranlık saatte yola düşmüşler.Şehir dışında ,kör bir noktaya gelince tamam buraya gömeceğiz demiş,ve orayı kazıp,çuvalı gömmüşler.
    Oğlan eve gelmiş ve 'baba tamam' demiş,'senin dostun ne kadar iyi ve fedakarmış,dediğini yaptı.Sen haklı çıktın 'demiş.Babası 'daha dur' demiş,'ben tam olarak haklı çıkmadım,dahası var.Bu adam çarşıda marangozluk yapıyor,yarın yine yanına gidecek ve herkesin ortasında bir tokat atacaksın yüzüne.bakalım o zaman ne yapacak.'
     Ertesi sabah,oğlan denilen yapmak üzere adamın dükkanına
 yönelmiş.Bir de ne görsün adamın etrafında beş-on kişi çay içip sohbet ediyorlar.Oğlan teredütte düşmüş,yahu bu adam bize o kadar iyilik etti.şimdi de herkesin ortasında ona tokat atacağım, bu yaştaki adama.'Ne yapsın,babsının emri,adama yaklaşmış,adamda onu görünce tanımış ve hoş geldin evlat,gel otur dediği sırada oğlan adamın yüzüne okkalı bir tokat atmış.Adam oğlanın yaptığına bir anlam verememiş ve etrafına bakındıktan sonra:Vallahi, yine de söylemeyeceğim tarlada ne olduğunu!
    Oğlan tekrar eve dönmüş babasına olanları anlatmış,babasının yüzünde bir tebessüm ve gurur ifadesi belirmiş.İşte demiş,gerçek dostluk budur evlat,yarın düşman bile olsan onunla sırrını ifşa etmeyecek dot dediğin.
    Git çağır onu.Ardından gidip o koçu oradan çıkarıp getirin beraber güzel bir ziyafet çekelim..''

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

YOLUMUZDAKİ ENGELLER

Pazartesi, Mayıs 21, 2007 -Kategori: YAZILARIM

                       '' Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun üzerine
                        kocaman bir kaya koydurmuş, kendisi de pencereye
                        oturmuştu.
                        Bakalım neler olacak?.

                        Ülkenin en zengin tüccarları, en güçlü kervancıları,
                        saray görevlileri birer birer geldiler, sabahtan öğlene
                        kadar. Hepsi kayanın etrafından dolaşıp saraya girdiler.

                        Pek çoğu kralı yüksek sesle eleştirdi. Halkından bu
                        kadar
                        vergi alıyor, ama yolları temiz tutamıyordu. Sonunda bir

                        köylü çıkageldi. Saraya meyve ve sebze getiriyordu.
                        Sırtındaki küfeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya
                        sarıldı
                        ve ıkına sıkına itmeye başladı. Sonunda kan ter içinde
                        kaldı
                        ama, kayayı da yolun kenarına çekti. Tam küfesini
                        yeniden
                        sırtına almak üzereydi ki, kayanın eski yerinde bir
                        kesenin
                        durduğunu gördü. Açtı. Kese altın doluydu. Bir de kralın
                        notu
                        vardı içinde.
                        "Bu altınlar kayayı yoldan çeken kişiye aittir" diyordu
                        kral.
                        Köylü, bugün dahi pek çoğumuzun farkında olmadığı bir
                        ders almıştı.
                        "Her engel, yaşam koşullarınızı daha iyileştirecek bir
                        fırsattır."

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

GÖRMEK İÇİN GÖZ ŞART DEĞİL

Pazartesi, Mayıs 21, 2007 -Kategori: YAZILARIM

                       ''Adamın biri, ilk defa gittiği bir kasabada şaşkın şaşkın
                        gezindikten sonra yol kenarında duran bir arabanın
                        yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başına oturan
                        çocuğa:

                        - Buraların yabancısıyım, demiş. Parkın hemen yanı
                        başındaki fırını arıyorum. Çok yakın olduğunu söylediler.

                        Çocuk arabanın penceresini iyice açtıktan sonra:

                        - Ben de buraya ilk defa geliyorum, demiş. Ama sağ
                        tarafa gitmeniz gerekiyor herhalde.

                        Adam, çocuğun da yabancı olmasına rağmen bunu nasıl
                        anladığını sormuş ister istemez.

                        Çocuk:

                        - Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? diye
                        gülümsemiş. Kuş cıvıltıları da oradan geliyor zaten.

                        - İyi ama, demiş adam. Bunların parktan değil de bir tek
                        ağaçtan gelmediği ne malum?

                        - Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez, diye
                        atılmış çocuk. Üstelik manolyalar da katılıyor onlara.
                        Hem biraz derin nefes alırsınız, fırından yeni çıkmış
                        ekmeklerin kokusunu da duyarsınız.

                        Adam, gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan
                        sonra, cebinden bir kağıt para çıkartıp teşekkür ederken
                        fark etmiş onun kör olduğunu.

                        Çocuk ise, konuşurken bir anda sözlerini yarıda
                        kesmesinden anlamış, adamın kendisini fark ettiğini.

                        Işığa hasret gözlerini ondan saklamayı çalışırken:

                        - Üç yıl önce kaza geçirmiştim, demiş. Görmeyi o kadar
                        çok özledim ki... Sizinkiler sağlam, öyle değil mi?

                        Adam çocuğun tarif ettiği yerde bulunan fırına doğru
                        yönelirken:

                        - Artık emin değilim, demiş. Emin olduğum tek şey,
                        benden daha iyi gördüğün... ''

 

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

GERÇEK BİR ÖYKÜ

Pazartesi, Mayıs 21, 2007 -Kategori: YAZILARIM

                      ''Çoğu insan eksik düşündüğü yönlerini göstermek istemez.
                        Eksikliklerini herkesten saklamanın daha büyük bir
                        eksiklik olduğunu anlamaz. Aşağıdaki hikayeyi
                        okuduğunuzda bir eksikliğin üstünlüğe nasıl dönüştüğünü
                        göreceksiniz.

                        9 yasındaki bir Japon çocuğun en büyük hayali günün
                        birinde çok iyi bir judocu olmaktır. Fakat talihsiz bir
                        trafik kazası sonucu sol kolunu tamamıyla kaybeder. Hem
                        çocuk hem de ailesi yıkılır. Ailesi sırf çocuk oyalansın
                        diye, Japonların en unlu hocalarından birini tutarlar.

                        Hoca kolları sıvar, çocuğa tek kolla yapabileceği yegane
                        fırlatma hareketini öğretir. Gece gündüz çocukla beraber
                        bu hareketi çalışırlar. Bir müddet sonra çocuk hareketi
                        gayet iyi ve hızlı bir şekilde yapmaya baslar, fakat
                        hocası çocuğa her gün saatler boyu ayni hareketi adeta
                        ezberletir. Çocuk bu hareketten sıkılır ve yeni
                        hareketler öğrenmek istedikçe hocası bu hareketi dünyada
                        en hızlı sen yapana dek çalışmasını ve başka hareket
                        öğretmeyeceğini söyler. Bir müddet sonra çocuk bu
                        hareketi yıldırım hızıyla yapmaya alışır. Bunun üzerine
                        hoca çocuğa artık bir turnuvaya katılma zamanının
                        geldiğini söyler. Olacak şey değildir. Tek kollu bir
                        judocu tek hareketle turnuvaya katılacak. Çocuk itiraz
                        ettikçe hocası "Evlat; sen öğrendiğin hareketi yap,
                        gerisini merak etme" diye öğütte bulunur.

                        1. tur 2. tur derken çocuk turlar? gayet rahat geçer. En
                        nihayet finale gelir. tek hareket bilgisi ile finale
                        kadar gelen çocuğun finaldeki rakibi bölgenin en iyi
                        judocusudur. Çocuk dev cüsseli rakibini görünce korkar.
                        Hocası yine sakindir, "evlat sen bu harekette dünyada
                        teksin, kendi oyununu yap yeter" der. Çocuk rakibine
                        kendi hareketini simsek hızıyla uygular, rakip kalktıkça
                        ayni hareketi yineler. İnanılır gibi değildir, çocuk tek
                        kolla tek hareket sayesinde şampiyon olmuştur.

                        Çocuk dayanamaz ve hocasına sorar "hocam
                        inanamıyorum,ben nasıl şampiyon oldum?" der. Hocası yine
                        sakin ifade ile söyle cevaplar, "Bu zaferin iki sırrı
                        var oğlum.Birincisi judonun en güç hareketlerinden
                        birini çok iyi yapabilmendir. İkincisi bu harekete karsı
                        tek bir savunma vardır.O da hareketi yapanın sol kolunu
                        tutmak!...''


 

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

şarabın felsefesi

Pazartesi, Mayıs 21, 2007 -Kategori: YAZILARIM

''Bir felsefe profesörü sınıfta, önünde bazı malzemelerle öğrencileriyle
ders yapıyordu. Önce önündeki bos bir kavanozu 2" çapındaki taslarla doldurmaya başladı. Öğrencilere kavanozun dolu olup olmadığını sordu. Onlar da dolu olduğunu kabul ettiler.

Profesör bu sefer bir kutu çakiltasi aldı ve onları kavanoza boşalttı. Kavanozu hafifçe sallayınca çakıl tasları büyük tasların arasındaki boşluklara doldular. Profesör yine öğrencilerine kavanozun dolu olup olmadığını sordu, onlar da onayladılar.

Bu sefer bir kutu kum alıp kavanoza boşalttı. Tabii kum geriye kalan bütün boşlukları doldurunca yine öğrencilerine ayni soruyu tekrarladı. Öğrencilerin hepsi bir ağızdan kavanozun dolu olduğunu söylediler.
Profesör bu sefer masanın altından bir sise kırmızı şarap çıkarıp içindekileri kavanoza boşalttı ve böylece kumların arasındaki boşlukları etkili bir şekilde doldurdu.

Öğrenciler gülmeye başlayınca; "Simdi," dedi "Bu kavanozun sizin hayatinizi simgelediğini bilmenizi istiyorum. Taslar hayatınızdaki önemli şeyler aileniz, esiniz, sağlığınız, çocuklarınız. Her şeyi kaybetseniz ve elinizde sadece onlar kalsa bile hayatinizin dolu dolu olmasını sağlayacak şeyler bunlar. Çakıl tasları ise isiniz, eviniz, arabanız gibi diğer önemli şeyler. Kum da geriye kalan her şeydir, küçük şeyler yani. Eğer kavanozu önce kumla doldurursanız Çakıl taslarına ve büyük taslara yer kalmayacaktır. Ayni şey hayatiniz için de geçerli. Bütün zaman ve enerjinizi küçük şeylere harcarsanız hayatınızda sizin için önemli olan şeylere hiç yer kalmayacaktır."
Mutluluğunuz için çok önemli olan şeylere dikkat edin. Çocuklarınızla oynayın, doktor kontrollerinizi düzenli yaptırın. Esinizi dansa götürün. İse gitmek, evi temizlemek, tamirat yapmak ve yemek vermek için hep zamanınız olacaktır. Önce büyük tasları gerçekten önemli olanları halledin. Önceliklerinizi belirleyin. Geriye kalanlar sadece kumdur."

Öğrencilerden biri elini kaldırıp şarabin neyi simgelediğini sordu. Profesör gülümsedi, "Sorduğunuza sevindim. O sadece hayatiniz ne kadar dolu görünürse görünsün iyi bir sise şaraba her zaman yer olacağını size göstermek içindi."

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
« Önceki - Sonraki »

doğru zamanda,doğru yerdesiniz...

TAKI MODELLERİ VE YAŞAMA DAİR HERŞEYİN SAKLAMA KUTUSU http://TUBANIN ARŞİVİ.blogcu.com/

Son Yazılarım

Arkadaşlarım

Kategorilerim

Bağlantılarım

Designed by In Obscuro