çok beğendiğim bir alıntı...
Pazartesi, Haziran 2, 2007 -Kategori: TOPLUM-VATANDASLIK
''İnsan beden ve ruh öğelerinden meydana gelen, canlı bir varlıktır ve yaşamını devam ettirebilmesi için bu iki öğeyi tatmin etmek zorundadır. Fiziksel olarak kendimizi nasıl tatmin edebiliriz? Örneğin; karnımızın aç olduğunu hissettiğimizde bir şeyler yememiz, açlık güdüsünü tatmin etmemizdir. Bunun yanı sıra bütün gün yapılan yoğun bir çalışmanın ardından, yorgun olduğumuzu hissedip, bir yere uzandığımızı ve hatta farkında olmadan uykuya daldığımızı hissettiğimiz görülmüştür. Daha nice böyle örnekler verilebilir. Yani kısacası insan fiziksel ihtiyaçlarını karşılayarak yaşamını devam ettirmek zorundadır.
Bunun yanı sıra ruhsal isteklerimizde olmaktadır. Yine örnek verecek olursak, insan yaşadığı bu muazzam çevrenin nasıl var olduğunu bilmek istemektedir.
Nasıl ki ben merak ediyor ve merakımı gidermek istiyorsam, sizlerinde buna ihtiyacınız olduğuna inanıyorum. Hepimiz yaşadığımız dünyanın en küçük ayrıntılara kadar inilerek tasarlandığını ve yaratıldığını düşünmekteyiz ve böylesine muazzam bir yapıyı kendimiz gibi bir insanın yaratamayacağını da bilmekteyiz.
Bu yüzdendir ki, insanoğlu ilk çağlardan beri bir tanrı ve inanış arayışına girişmiş ve farklı inanışları yani din kavramını meydana getirmiştir. Bunun ne şekilde meydana getirildiği ya da hangi inanışın doğru olduğu konumuz olmadığından kısa kesip asıl konuya geçmek istiyorum. Bizler kendimizi fiziksel olduğu kadar ruhsal olarak da tatmin etmek zorundayız.
Bunu yapmak için fazla zorlanmadığımızı fark etmişizdir.
Fakat yetiştirmekle yükümlü olduğumuz çocuklarımız için aynı şeyi söylememiz mümkün değildir. Yani çocuklarımıza isteklerini gidermekte yardımcı olmak zorundayız. Eğer ki ilgi göstermezsek nasıl sonuçlar doğacağını köprü altlarına, loş ışıkların bulunduğu dar sokaklara, kenar mahallelere, bakacak olursak rahatlıkla görebiliriz. Sizce çocuklarımız ya da sokak çocukları neden tiner koklamak, sigara, alkol, esrar hatta eroin kullanmak gibi kötü alışkanlıklara alışırlar?
Ben bunun ilgisizlikten ve şefkatsizlikten kaynaklandığı kanısındayım. Sevgili hocam Adem BİLGİÇ’ in başından geçen bir hadise beni çok etkilemişti. Sizleri de etkileyeceğini düşündüğümden buraya yazmayı uygun gördüm. Adem bey, ders arasında sınıfları dolaşırken, bir öğrencinin masaya yatıp, dalgın ve derin bir düşüncenin içinde olduğunu görür ve hemen yanına gider. Konuşmadan önce başını okşamanın daha doğru olacağını düşünür ve bu düşüncesini tatbik eder. Çocuk başını koyduğu masadan kaldırıp, gülümseyerek öğretmenine bakar. Bunun üzerine Adem bey, bu küçük öğrencinin neyi, neden bu kadar düşündüğünü öğrenmeye çalışır fakat çocuk cevap vermez. O sırada zilin çalması nedeniyle ders vereceği sınıfa doğru yola çıkan Adem Bey, az önce başını okşadığı çocuğun onu takip ettiğini hisseder. Çocuk Adem bey’in yanına geldiğinde ağzından şu soru dökülür; “Öğretmenim başımı tekrar okşar mısınız?” Bu soruya anlam veremeyen Adem bey, öğrencinin isteğini yerine getirdikten sonra derse gireceği sınıfa gider. Bu olanlara anlam verebilmek için bir araştırma yapmaya karar verir ve bu araştırmaya başlamak içinde çocuğun ailesinden başlar. Sonuç olarak, babanın işi, annenin de sürekli komşu ziyaretlerine gitmesi sebebiyle çocuğa ilgi gösteremediğini öğrenir. Peki, soruyorum size;
“Ulu önder Atatürk’ün kurduğu ve uğruna binlerce insanın can verdiği bu güzelim vatanı, doğru dürüst yetiştiremediğimiz çocuklarımıza mı emanet edeceğiz?”
Hatta ondan da önemlisi; çocuklarımıza emanet edeceğimiz bu vatanın yok olduğunu görünce rahat uyuya bilecek miyiz?
“Hayır, ben çocuğumu iyi yetiştiriyorum, gerekli ilgiyi gösteriyorum ve şefkatle yaklaşıyorum.” diyenlere bir Türk vatandaşı olarak teşekkürlerimi sunuyorum, az önce yazdığım cümleyi söylemekte güçlük çekenlerden, kararsız kalanlardan ve çelişkiye düşenlerden biraz daha gayretli olmalarını önemle rica ediyorum… LÜTFEN!!! ''
Cemal Aksu
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
ÜÇ MİSAFİR
Pazar, Mayıse 10, 2007 -Kategori: TOPLUM-VATANDASLIK
'Ben sizi hiç tanımıyorum, der...
Ama aç ve susuz olmalısınız... Lütfen içeriye gelin de sizlere bir şeyler ikram edeyim...'
'Evin erkeği içerde mi?' Diye sorar adamlar.
'Hayır, der kadın. Şu an evin dışında.'
'O evde olmadığı sürece bizim bu eve girmemiz mümkün değil...' diye cevap verirler.
Akşam olup kocası eve döndüğünde kadın olanları anlatır.
'Peki, onlara söyleyebilir misin, der adam. Ben evdeyim artık, bu eve gelebilirler...'
Kadın dışarı çıkıp bu kişileri içeri davet eder.
Ama bu defa da;
'Hepimiz aynı anda içeri girmeyiz' der yaşlı adamlar.
Kadın öğrenmek ister;
'Niye giremezsiniz?..'
İhtiyarlardan biri açıklar:
'Onun adı ZENGİN, der bir arkadaşını göstererek.
Diğeri BAŞARI...
Ben ise SEVGİ...'
Sonra ekler; 'Şimdi içeri gir ve kocanla konuş. Hangimizi evinizde istersiniz?..'
Kadın içeri girip söylenenleri kocasına anlatır. Adam duyduklarıyla neşelenerek;
'Ne güzel, der. Madem öyle, Zengin'i içeri çağıralım ve evimizi zenginlikle
doldursun...'
Karısı itiraz eder;
'Canım, niçin Başarı'yı çağırmıyoruz?'
Bu sırada, evin diğer köşesinde bulunan gelinleri konuştuklarını duyar. Koşarak gelir ve kendi fikrini söyler;
'Sevgi'yi çağırsak daha iyi olmaz mı? Evimiz sevgiyle dolar!..'
'Gelinimizin teklifini dikkate alalım, der adam karısına... Dışarı çık ve bizim misafirimiz olması için Sevgi'yi davet et.'
Kadın dışarı çıkar ve yaşlı adamlara sorar;
'Hanginiz Sevgi idi? Lütfen içeri gel ve misafirimiz ol...'
Sevgi ayağa kalkar ve eve doğru yürümeye başlar. Fakat diğer iki yaşlı adam da onu takip ederler... Kadın şaşırmış bir halde Zengin ve Başarı'ya sorar;
'Ben sadece Sevgi'yi davet ettim, siz niye geliyorsunuz?'
Zengin ve Başarı bir ağızdan cevap verirler:
'Eğer Zengin'i ya da Başarı'yı davet etmiş olsaydın diğer ikisi dışarıda kalırdı. Ama sen Sevgi'yi davet ettin... O nereye giderse biz de ardından oraya gideriz. Çünkü nerede Sevgi varsa, orda Başarı ve Zenginlik de vardır!..'
Milli Eğitim Arşvinden
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Çevre Eğitimi
Cuma, Mayıse 8, 2007 -Kategori: TOPLUM-VATANDASLIK
''Çocuğun dünyası somuttur, yani şu an yaşanılan gerçek dünyadır. Çocuklar için fikirleri küçükten büyüğe, içinde yaşadıkları bildikleri dünyadan, bilmedikleri soyut geniş dünyaya genişletmeleri zor bir olaydır. Bu nedenle bir çocuğa bir şey öğretmek için yakın, tanıdık bildik dünyadan somut örnekler verilerek ve bilinenlere atıf yapılarak yapılacak öğretim, uzak bilinmedik mekanlar veya yabancı olunan fikirler temel alınarak yapılan öğretimden daha etkili olacaktır. Hatta yetişkinler bile bilmedikleri bir olgu ya da bir olayı gözlerinde canlandırmak için eski öğrendiklerini ve eski deneyimlerini kullanırlar. Dolayısıyla, çocukların çevre eğitiminin küresel kavramlarını ve ekolojinin temel kavramlarını anlamaları ve çevresel sorumluluk duygusu kazanmaları çocuğun içinde yaşadığı somut dünyasından verilen örneklerle yapılacak bir eğitimle sağlanabilir.
Ev içerisinde insan sağlığı açısından risk faktörü olan bu tip kirletici materyallerden kaynaklanan tehlikeleri ölçüp ortaya çıkarmak çok güçtür. Konuyla ilgilenen bilim adamları ev içi kirleticilere maruz kalma ve bu kirleticilerin zehirlilik oranları hakkında daha çok ve detaylı çalışmaya ihtiyaç duyulduğunu belirtmektedirler.
Ekolojinin temel prensiplerinden biri
�bütün aktiviteler ürüne göre değerlendirilir, ilkesidir. Çevre eğitiminde bu prensip doğal ya da insanların neden olduğu bütün aktiviteler için geçerlidir. Bu ürünlerden biri de kirliliktir. Çevre felsefecisi Ivan Illich, insanların ve onları kuşatan çevrelerinde ortaya çıkan pek çok problemin kaynağının, insanı çevresinden gelecek zararlara karşı koruma, maddi durumlarını geliştirme ve özgürlüklerini arttırma için toplum tarafından yapılan düzenlemelerin bir sonucu olduğunu ileri sürmektedir. Bu arada insanları kuşatan çevre, insanların değişmeyen ihtiyaçlarını karşılamak için uyum sağlamalıdır. Çünkü insanlar biyolojik olarak çevreye uyum sağlayabilecek durumda değildirler. O nedenle biz yakın çevremizi değiştirmek zorundayızdır. Ekolojinin bir diğer prensibi de, doğanın bir parçası olarak insan diğer canlılarla besin, su, hava ve yaşama alanı gibi temel gereksinimleri paylaşır. Insan ırkı hayatiyetini devam ettirebilmek için insan hayatını destekleyecek bir yaşama alanına ihtiyaç duyar. Hayat da kendi başına zaten tüketim ve koruma arasında gidip gelen hassas bir dengededir.
Evi ve içindekileri kullanarak insanın hayatiyetini devam ettirmek için doğaya nasıl bağlı olduğu öğretilebilir. Evde bu gibi konuları keşfetmeye başlamak için, küresel anlamda çevresel konulara bir göz atmak ve bunları içinde yaşadığımız ev ile ilişkilendirmek yeterli olacaktır. Bunlardan en önemlilerinden bazıları aşağıda irdelenecektir.
Enerji: Enerjiyle ilgili olarak küresel anlamda ve ev ortamında ilk göze çarpan konular arasında enerjinin ne olduğu ve modern insan hayatının enerjiye ne derece bağımlı olduğunun gösterilmesi; daha sonra da ihtiyacımız olan bu enerjinin nasıl elde edildiği ve enerji tasarrufu sayılabilir. Enerji elde etmek için kullanılan kaynaklar arasında çevreye zarar veren fosil yakıtlar ve güneş enerjisi, rüzgar enerjisi gibi alternatif kaynaklar üzerinde durulabilir.
Evde ebeveynler olarak çocuklarımıza hayatımızda enerjinin yerini ve önemini anlamaları için bazı uygulamalar yaptırabiliriz. Örneğin
�Evimizde nerelerde enerji kullanılıyor?diye bir soruyla başlayıp, onların bu konu üzerinde konuşmalarını sağlama, onları bu konuyu düşünmeye yönlendirecektir. Tam bu aşamada, enerjinin doğadan elde edilip evlerimize gelinceye kadar geçirdiği evreler ve nelere mal olduğu, alternatif enerji kaynakları gibi konularda bilgilendirmeler yapabilir ve onların enerjinin kıymetini anlamalarını sağlamak için yardımcı olabiliriz. Bu bilgileri pekiştirip çevre için faydalı hale dönüştürmek için de;
�pil dahil hiçbir enerji kaynağı kullanılmadan bir gece geçirme fikrini ortaya atabilir ve hazırlıklar yapıldıktan sonra bunu bir geceliğine uygulayabiliriz. Bu uygulama bizim enerjiye ne kadar bağımlı olduğumuzu çocuklara anlatmak ya da göstermek için güzel bir başlangıç olabilir. Bundan sonra da gönül rahatlığı içinde evde enerji tasarrufu aktivitelerine başlayabiliriz.
Su: Evde ve toplumda su ile ilgili çaba sarf edilen, üzerinde yoğun çalışmalar yapılan ve çok büyük emek ve masraf gerektiren konuların başında içilebilecek nitelikte su bulunması ve bu suyun evlere yeterli miktarlarda getirilmesi gelmektedir.
Çocuklara hayatımızda suyun yerini ve önemini anlatmak için evlerimizde yapılabilecek uygulamaların başında mutfak ve banyoda kullanılan suyun ölçülmesi gelebilir. Her gün ne kadar çok su tükettiğimizi gören çocuklara, şehrimizde, kasabamızda ya da köyümüzde musluklarımızdan akan suyun ne kadar zor şartlar altında ve ne güçlüklerle temin edildiğinin anlatılması, onları bu konuda yeni aktivitelere zihinsel olarak hazırlayacaktır. Bundan sonra da evimizde kullandığımız su miktarının azaltılmasının mümkün olup-olmadığını sorarak, onlardan gelecek cevapları da uygun bir biçimde yönlendirerek su tasarrufu mümkün olabilecektir. Eminim ki artık bu evde boşa akan musluk olmayacaktır.
Hava: Dünyanın bir çok yöresinde başta radon olmak üzere pek çok gazın evlerin içine dolması büyük bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır. Bina içi hava kirliliği (ki bunlara neden olan gazlar arasında sigara dumanı, parfümlerden açığa çıkan gazlar ve evlerde bulunan deri ve kıl gibi artıkları yiyerek beslenen mikro varlıklar miteden kaynaklanan gazlar sayılabilir) son dönemde çevrecilerin ve sağlık konusunda araştırma yapan uzmanların dikkatlerini çekmektedir. Çocuğun dünyasında bulunan diğer hava kirliliği kaynakları arasında karbon, kükürt ve asit yağmurlarına neden olan diğer gazlar bulunmaktadır. Bunlar da evlerimizi ısıtmak veya soğutmak için veya motorlu taşıtların çalışması için kullanılan fosil yakıtlardan açığa çıkmaktadır. Diğer gazlar arasında da sera gazları ve bunların neden olduğu küresel iklim değişimleri gelmektedir. Çocukları geleceğin yetişkinleri olarak görerek, bugünden başlayarak evlerin içinde bulunabilecek ve bizim tarafımızdan engellenebilecek gazlardan (ki bunlar arasında sigara dumanı, parfümlerden açığa çıkan gazlar başta gelir) kirleticileri eve sokmayarak uzak tutmak ve neden böyle davranıldığı konusunda çocuğun bilgilendirilmesi, onların da ileride kendi çocuklarına böyle davranmalarında etkili olacaktır. Evlerin mitelara karşı doğru temizliğinin yapılması, mümkün olduğunca radondan uzak doğal malzemenin ev inşasında kullanılması, buralardan kaynaklanan gazların evlerden uzaklaştırılması için önemli olduğunun, uygulanarak çocuklara gösterilmesi de yine hem bugün hem de gelecekte sağlıklı nesiller yetiştirmek için önemli bir gelişme olacaktır. Evlerde yalıtımın arttırılması, hem ekonomik olarak bize hem de daha az fosil yakıt tüketilerek çevremize ve sağlığımıza olan katkılarını çocuklarımıza göstermek açısından önemlidir. Bir de enerji tasarrufu bölümünde anlatılan uygulamaların daha az enerji üretimine ve dolayısıyla da daha az masraf ve daha az hava kirliliği anlamına geldiğini de burada vurgulamak zannederim daha etkili olacaktır. Mümkün oldukça ve zorunluluk dışında özel araçlarımızın kullanılmaması ve bunun ekonomik olarak bize ve sağlığımız açısından soluduğumuz havaya olan katkılarından bahsetmek de hem etkili hem de kalıcı olacaktır.
Evde Kullanılan Kimyasal Maddeler: Evlerde kullanılan kimyasal maddelerle ilgili takıntıları olan insanların �kemofobi denilen bir hastalığından bahsedilir. Ne var ki hayatımızı kolaylaştırmak için bu kimyasal maddelere çok bağımlı olarak yaşarız. Çoğu zaman bu maddelerin nasıl işe yaradıklarını ve birbirlerine karışırlarsa ne olacağını hesaba katmadan. Bu kimyasal maddeler hakkında dikkate almadığımız diğer bir nokta da, bunları nasıl uygun kullanabiliriz ve nasıl çevreye zarar vermeden uygun bir şekilde ortamdan uzaklaştırabiliriz, konusudur. Burada yine ev ortamıda yapabileceğimiz çalışmaların başlangıcı olarak evde kullanılan kimyasal maddelerin ne olduklarının tespit edilmesi gelebilir. Bunların içine evde kullanılan deterjandan çamaşır suyuna kadar her türlü temizlik maddeleri, ilaçlar, otomobil için kullanılan maddeler, resim yapmada kullanılan boyalar ve kişisel ihtiyaçlarımız için kullandığımız diğer kimyasal maddeler girebilir.
Çocuklar ve ebeveynler için en ilginç aktivitelerin başında, bu kimyasalları zararlı kılan özelliklerin neler olduklarının bulunması (zehirli, reaktif, aşındırıcı= korozif, tutuşan) gelebilir. Her birisinin de etkliliğine göre nerede ve nasıl kullanılması konusunda beraber bir çalışma yapılabilir. Her defasında da bunların çevreye olacak/olabilecek zararlarından bahsedilerek kullanımının en aza indirilmesi konusunda bir seferberlik yapılabilir.
Doğa ve Insan: Ev aynı zamanda bizim doğaya bağımlılığımızı ve doğayla ilişkimizi göstermek için kullanılabilecek muhteşem bir ortamdır. Çocuklardan, evde ya da okulda doğaya bağımlı olmayan, ya da kaynağı doğaya dayanmayan maddelerden yapılmış nesnelerin bir listesini oluşturmalarını isteyin. Listenin uzunluğu ne kadar oldu? Sonra çocuklara doğa insan etkileşimini göstermek için evde insan yapımı ve doğal olan maddelerin bir listesini oluşturmalarını isteyin. Daha sonra da bunların hammaddelerinin kaynaklarının neler olduklarını sorun (bunu belki küçük çocuklar ayırt edemeyebilirler). Bunun yanında başka bir aktivite olarak evde bulunan çiçekler, evcil hayvanlar ve hatta böcekler bile doğa hakkında inceleme ve gözlem yapmak, bunlarla ilgili hipotezler kurmak için çok zengin bir kaynak olabilir. Bunlardan yola çıkarak bu gözlemlerin insan davranışlarıyla karşılaştırılması mümkün olabilir. Işin ironik tarafı biz evlerimizi, yani inşa edilmiş çevremizi, doğayı kullanarak insanları doğadan korumak için bina ederiz. Bu noktada bu bilgiye dayanarak çocuklardan gözlemlerini tekrar gözden geçirmelerini isteyin. Geri besleme olarak çocuklardan gelecek bilgiler ışığında, içinde yaşadıkları evlerinden küresel çevre konularıyla ilgili ne muhteşem keşiflerde bulunduklarını tespit edin.
Yaşam ve Yaşam Standardında Tüketim Toplumu: Günümüzde yaşadığımız çevre problemlerinin kökeni araştırıldığında, bitmek tükenmek bilmez ve çoğu da zorunlu olmayan kişisel ihtiyaçlardan, toplumsal olarak sürekli daha fazlasını istemeden kültürel yapı ya da geleneklerden veya kişisel alışkanlıklardan kaynaklandıkları görülmektedir.
Çevresel problemleri anlamak ve onlara uygun karşılıklar vermek için ilk şart doğal hayat konusunda kişinin çok iyi organize edilmiş bir değer ya da fikir yapısına inanması ve ondan sonra da o yapıya uygun olarak hareket etmesi, kendisi, toplumu ve çevresi için sağlıklı davranışlarda bulunması gerekmektedir.
Çevrenin değişimini savunan pek çok kişi, toplumsal yapılarımızda meydana gelen tüketim alışkanlıklarının bizi felakete sürükleyen temel yapı olduğunu savunmaktadırlar. Son dönemde ürünleri sadece tüketmek için tüketiyoruz. Ne aldığımıza, neden aldığımıza, nasıl paketlendiğine, nelerden imal edildiğine, nelere mal olduğuna dikkat etmeden, ihtiyacımız bile olmayan bir çok şeyi alıyoruz. Insanların tüketim alışkanlıklarındaki değişimi görmenin ilk adımı olarak günümüzdeki insanların neler aldıklarına bakmak yeterli olur. Görünen o ki, günümüzde insanlar aslında almak istediklerini almıyorlar. Biraz da pazarlama tekniğinin ve reklamların etkisiyle insanlar, ihtiyacı olmayan pek çok şeyi satın alıyorlar.
Bunları düzeltmenin ilk yolu olarak insanlara, aldıkları şeyleri neden satın aldıklarını yeniden gözden geçirme alışkanlığını kazandırmak lazımdır. Örneğin, insanlar araba alırken toplumda bulundukları konum ya da işlerine göre ulaşmak istedikleri yere kolayca ve rahat olarak ulaşmak için ihtiyaçlarına uygun bir araba alırlar. Sadece araba almış olmak için araba almazlar. Bunun gibi insanlar temizlik ürünlerini evlerini temizlemede yardımcı olsun diye alırlar. Birkaç kutu fazla temizlik maddesi daha olsun evimde diye almazlar. Neden tükettiğimiz yeniden gözden geçirirsek eğer, çevre için uyumlu ve dost alternatifler her zaman bulunabilir. Yakın çevremizi korumak ve iyileştirmek için davranış ve düşüncelerimizde biraz daha dikkatli olabiliriz. Bunu için de ev ya da okuldan, yani geleceğimizin insanlarının yaşadığı, çalıştığı ya da oynadığı mekanlardan başlamak daha doğru ve etkili bir başlangıç olacaktır.''
DERS NOTLARINDAN
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Hazarın Feryadı İmdat Ölüyorum! Yok Mu Kurtaran?
Cuma, Mayıse 8, 2007 -Kategori: TOPLUM-VATANDASLIK
''İmdat!
Güzelliklerimi çalıyorlar.
İncilerimi, mücevherlerimi elimden alıyorlar. Kanımı, canımı gasp ediyorlar göz göre göre. Boğuyor, yok ediyorlar beni.
İmdat! Yok mu kurtaran, yok mu bir sahip?
Neden böyle terk edildim?
Ne yaptım ki böylesine acılarımla baş başa bıraktınız beni? Oysa ben bugüne kadar hep iyilikler taşıdım heybelerinize; hep güzellikler sundum gönüllerinize.
Yüzyıllardır gözlerinizi okşamadım mı?
Sıcaktan bunaldığınızda, yorulduğunuzda içime atmadınız mı kendinizi? Sarıp sarmalayıp serinletmedim mi bedenlerinizi?
Dinlendirip, gidermedim mi yorgunluğunuzu?
Misafir olduğunuzda kıyılarıma, dalgalarımla en güzel şarkılarımı söylemedim mi?
Geceleri ay ışığı ile el ele vererek oluşturduğum yakamozlarımla, dertlerinizi unutturmadım mı?
Üzerimde kayıklarının küreklerini çekerken sevdalılarınız; onların söylediği aşk şarkılarına dalgacıklarımla tempo tutmadım mı?
Şairlerinize ilham kaynağı olmadım mı?
Efsanelerimle hayal dünyanızı süslemedim mi?
Kamışlarımdan çocuklarınıza kaval yapmadınız mı?
Oltalarınıza, ağlarınıza özenle beslediğim en güzel balıklarımı takarak size ikram etmedim mi?
Bütün bunlara karşılık sizler ne yaptınız?
Her gün biraz daha kirlettiniz beni.
Çevremi ağaçlandıracağınıza yaptığınız beton binalarınızla doğal güzelliklerimi yok ettiniz.
En acısı da bağrımı delerek, yıllarca beni yaşatan suyumu boşalttınız.
Sonra özelleştirme adına kuruyan bir meyve ağacının suya olan hasreti ile yaktığı türküyü; yüreğinde hissedemeyecek kadar gönül gözü güzelliklere kapalı; paranın soluk ve soğuk rengini aşamamış, daha çok su, daha çok kâr hırsına esir olanlara peşkeş çektiniz, sattınız beni.
Masa başında kalem oyunları ile kotamı düşürüp kıyılarımı yağmaladınız.
Birileri zengin olsun diye, onca güzelliklerimi zelil elliniz.
Şimdi de gözlerinizi yok oluşuma, kulaklarınızı feryatlarıma tıkıyorsunuz.
Bakın!..
Son üç yılda elli metre geriledim.
İmdadıma kulak tıkarsanız yakında çölleşeceğim.
Halbuki ben, yalnız Elazığınızın, yalnız Diyarbakırınızın değildim.
Bütün Doğu Anadolunuzun turizm merkezi olmaya namzettim.
Bir gün Hazar Babamın heybetini sularımda keşfedecek birileri çıkacak diyordum.
İşte o zaman Hazar Babamla el ele verecek; milyonlara iş ve aş kapısı olacaktım.
Mavi bayrağı hak ettiğim gün ne de çok sevinmiştim.
Benimle Türk Dünyasını kucaklamak isteyişiniz; adıma şiir geceleri düzenleyişiniz ne çok gururlandırmıştı beni.
Büyük Hazardan selam getiren Kafkasyalı kardeşlerimi kucaklamıştım yıllar sonra.
Ata yurttan gelen şairleri dinlerken içim içime sığmamış, kendimden geçmiştim.
Hatta umut ve sevinç göz yaşlarımı kıyılarımla paylaşarak sabahlara kadar ağlamıştım.
Anlayamıyorum nasıl bağdaştırabiliyorsunuz o sevgiyle bu ihaneti.
Bakın şimdi suyum çekiliyor.
Yok oluyorum, ölüyorum.
Kendim için değil; beni terk eden martılarım, karabataklarım, ördeklerim için yanıyorum.
Binlerce yıl ana bilip sularımda rakseden balıklarımın yok olması kahrediyor beni.
Dahası...
Bana bunları reva gören siz insanlar için üzülüyorum. Belli ki, sizler hala neleri kaybettiğinizin farkında değilsiniz.
Birilerinin "dur!" demesi gerekmiyor mu bu gidişe.
Yok mu temsilcileriniz?
Yok mu yüreğiniz, vicdanınız?
Yok mu aklınız, izanınız?
Yok oluşumun, nice güzelliklerinizin de sonu olacağını göremiyor musunuz?
Niçin bu kadar vurdumduymaz oldunuz?
Niçin feryatlarıma kulaklarınızı tıkıyorsunuz?
Neden, maviliklerimle göz göze gelmekten korkuyorsunuz?.
"Varlıklarımız bizlere atalarımızdan kalan bir miras değil; torunlarımızın emanetidir" diyenler:
Siz, bu emanetin bekçisi vakıflar ve dernekler!
Siz, dünya güzelliklerini koruma adına çabalayan çevreciler!
Neredesiniz?
Siz yetkililer!..
Sadece insanın insana yaptığı haksızlıklar karşısında mı harekete geçersiniz?
Henüz gözlerini dünyaya açmamış milyonların göz, gönül hakkına, binlerce insana ekmek kapısı olan güzelliklerime kastedenlere; beni boğazlayıp yok etmeye çalışanlara; hiç mi işlem yapmayacaksınız?
Sizleri bu büyük katliamı önlemek için göreve çağırıyorum.
Ben, hala gözleri ve kalpleri pas tutmamış insanların var olduğuna inanıyorum.
Umudumu koruyor, birileri benim feryadımı duyacak diyor, bekliyorum.
Gözlerimdeki mavilik henüz sönmedi.
Hala sabahları güneşi arkasına alan Hazar Babamı içime gömüyor; onun gölgesine sığınıyor, heybetiyle avunuyorum.
Ve bir gün mutlaka aklın, vicdanın, izanın galip geleceğine inanıyorum.''
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Reklam ve Çocuklar
Perşembe, Mayıse 7, 2007 -Kategori: TOPLUM-VATANDASLIK
Reklamın Çekici, Eğlendirici Öğesi: Çocuklar
Reklamcı gözüyle çocuk hem tüketen geniş bir pazar, hem de reklamını eğlenceli, çekici kılan bir öğe durumunda. Çocukların, kar amaçlı ve yetişkinler için tasarlanmış televizyon reklamlarının kötü etkilerinden korunması şart. Televizyon yoluyla çocuk bugün reklamcıların evdeki temsilcisi olmuştur.
Televizyonda milyonlarca reklam izleyen çocuğun, beklentileri, tavırları, oyunları ve hatta aile ilişkilerinin değişmeyeceğini düşünmek olanaksızdır.
Çocuklar televizyonda gördükleri, ilgilerini çeken her ürüne sahip olmak isterler. Çocukların, ailelerini bir ürünü almaya zorlayacak şekilde istekte bulunmalarını sağlamak da reklamcının amacıdır.
Çocuklar, ürünün satın alınması için davetten çok emir farkı ile reklam mesajı veren televizyona inanmaya ve güvenmeye eğilimlidir. Televizyon çocukları, daha şimdiden tüketicidir. Beslenme ve yeme alışkanlıkları bile televizyonun etkisi altındadır, şeker bakımından zengin, protein bakımından fakir gıdalar televizyonda her gün almaları için önlerine sunulmaktadır.
Evde, markette, dükkanda vb. yerlerde televizyondaki reklamların cıngıllarını söyleyerek, ürün isimlerini tekrarlayarak koşuşturan, ebeveynlerinin eteklerine asılarak ürünü elde etmek isteyen, alamayınca kendini yerlere atarak ağlayarak alınmasını sağlayan çocuklarımız değil mi?
Çocuklar televizyondan etkin bir şekilde öğreniyorlar. Çocuklardan yararlanma yöntemini bilen reklamcılar için de çocuklar, kolayca reklamcının evdeki temsilcisi haline geliyorlar.
Reklamdan öğrenen çocuklar
Bugün çocuklar neden hoşlanacağını, neyi isteyeceğini, ne yapacağını ve niçin yalvaracağını söyleyen yüzlerce reklam ile karşı karşıyadır. Bu reklamlarda alınması istenen ürünlerin başında abur cuburlar geliyor.
ACT'tan Peggy Charren; pek çok gıda reklamının çocukların kesinlikle yememesi gereken (besleyici olmayan, dişleri çürüten) ürünler olduğunu, firmaların ancak televizyonla pazar bulan ve televizyonun çocuklara satış yapabilme niteliği olmaksızın pazarlanamayacak ve marketlerde asla bulunamayacak gıdalar tasarladıklarını belirtmektedir.
Bir yanda çocuğun televizyonda reklamı yapılan ürüne sahip olma isteği, diğer yanda ebeveynin "hayır" deme zorluğu söz konusudur. Reklamlar çocuklar ile ebeveynleri arasına girerek ilişkileri olumsuz etkilemektedir.
Reklamlarda önerilen beslenme ve yeme alışkanlıkları milyonlarca çocukta diş çürümelerinden tutun da aşırı şişmanlık, hiperaktivite gibi fiziksel sağlığı etkilemesinin yanında, zekâ ve öğrenme alışkanlıklarım da etkilemektedir.
Bugün öğretmenler çocuklarda dikkat zayıflığından yakınmaktadır. Çocuğun dikkatini hızlı çekimler, kamera açısı, parlak renkler, ses efektleri gibi tekniklerle daha doğduğu andan başlayarak yönlendiren televizyonun bunda hiç mi rolü yok?
"Her çocuk ünlü ve zengin olmak istiyor"
"Brandchild" olarak bilinen dünyanın sayılı marka dahilerinden Martin Lindstrom 'un yaptığı bir araştırmaya göre, sekiz-on dört yaşlarındaki çocukların oluşturduğu pazar 1.88 trilyon doları aştı.
Örneğin; çocukların cep telefonu almak isteyen bir ebeveyn üzerinde yüzde 57 oranında etkili olduğu belirlenmiş durumda. Bu oranın zaman zaman yüzde 67 etkileme gücüne eriştiği de görülüyor.
Unutulmamalıdır ki, Amerika'da bir çocuk bir yılda 41 bin televizyon reklamı izliyor. Bu rakam Avustralya'da 35 bin, İngiltere'de 34 bin adet reklama ulaşıyor.
İlk kez reklamların ulaştığı bu hedef kitlede, etkilenme yaşı da akıl almaz ölçüde düşüyor. Lindstrom'a göre, etkilenme bir buçuk yaşında başlıyor.
Beş yaşında çocuklar markaların bir bedeli olduğunu öğreniyor. Altı yaşında paranın farkını biliyor ve on yaşında da marka bilinci yerleşiyor. Her çocuk ünlü ve zengin olmak istiyor.
"Ancak, tehlikeli bir durum var" diyor Martin Lindstrom:
"20-30 yıl sonra ulaşabildiklerinden çok daha fazlasını bekleyen ve büyü olasılıkla üzüntülü olan bir nesil göreceğiz. Çünkü isteklerine ulaşmak için çalışmaya alışkın değiller".
Yine araştırmalar, on iki-on dokuz yaşları arasındaki gençlerin 2000 yılında 155 milyar dolar harcama yaptıklarını, 2001 yılında da bu rakamın yüzde 11 oranında artarak 172 milyar dolara yükseldiğini gösteriyor.
2002 yılında da dört-on iki yaş arasındaki çocukların 40 milyar dolarlık harcama yaptıkları hesaplanıyor.
Bu dönemde evlerde yapılan 600 milyar dolarlık harcamalarda çocukların doğrudan ya da dolaylı olarak etki sahibi olduğu ortaya çıktı.
Türkiye nüfusunun yüzde 45'i yirmi yaş grubunun altındakilerden oluşuyor. Tüketimde etkisi olan, ancak satın alma ve marka kararında etkisi olamayacağı varsayılan sıfır-yedi yaş grubu çıkartıldığında ise; sekiz-yirmi yaş grubunda yer alan nüfusun payı yüzde 28 düzeyinde.
Buna göre yaklaşık 18 milyon çocuk ve genç var. Yüzde 28'in içinde sekiz-on beş yaş grubu çocuklar yüzde 19'luk paya sahip. Çocuk pazarı her geçen gün daha fazla şirketin ilgisini çekiyor.
Yetişkinler için üretim ve satış yapan bir çok şirket, önceleri reyonlarında az yer ayırdıkları çocuk ürünlerinin çeşidini artırdı. Ardından ayrı bölümler açtı ve yeni koleksiyonlar sunmaya başladı. Son olarak yalnızca çocuklara yönelik marketler açılmaya başladı, çocuk ve anneye yönelik tekstil şirketleri hızla gelişti.
Gelişen diğer bir sektör olan eğlencenin yanı sıra yetişkinler için üretim yapan şirketlerin çocuk ürünlerine yönelmesi de yine son yıllarda hızlandı.
Çocuklara yönelik reklamlar
AC Nielsen Zet,çocuk ve gençlerin satın alma ve marka kararma ne ölçüde etkili olduklarını belirlemek amacıyla bir araştırma yaptı. 1999 Mart ayı içinde tamamlanan araştırma Türkiye'de kentsel kesimi temsil eden 2 bin hanede yüz yüze görüşme yöntemiyle yapıldı. Araştırma çocuklarıyla birlikte alışverişe çıkan ailelerin yüzde 82'sinin tüketim miktarlarının çocukların isteklerine bağlı olarak arttığını ortaya koydu.
Çocuk doğumundan başlayarak bir tüketici konumunda. Büyüdükçe aile içindeki
bireylerin toplamından daha fazla harcamaya başlıyor. Çocuk, aile ekonomisini ele geçiriyor.
Yetişkinler için olan hemen her ürün çocuklar için de var. Bunun dışında çocuklar anne babalarının her türlü satın alma kararında etkili olabiliyorlar.
Dev uluslarası reklam firmaları, onların dünyasını daha iyi anlayabilmeye ve onlarla başarılı bir iletişim dili geliştirebilmeye çalışıyor.
Pazarlama ve reklam açısından bakıldığında ise, hedef çocuklar. Çünkü çocukları etkilemek ve yönlendirmek daha kolay. Bu nedenle birçok reklamcı yetişkinleri hedefleyen ürünlerde çocukların ilgisini çekecek unsurlara yer veriyor.
Çocukları doğrudan ilgilendirmeyen deterjan gibi ürünlerde bile anneler çocukların isteklerini dikkate alabiliyor.
Nasıl olmalı?
Hedef kitlesi çocuk olan reklamların nasıl olması, çocukların reklamlarda nasıl yer alması gerektiği geçmişten günümüze hala tartışılmaktadır.
Ülkemizde RTÜK 'ün reklamla ilgili yönetmeliğinin 10. maddesinde çocuklara yönelik reklamlar tanımlanarak şu şekilde düzenlenmiş:
"On beş yaş ve daha küçük yaştaki kişilere yönelik ve bu kişilerin tüketebileceği ürünleri ve hizmetleri kapsayan reklamlar çocuklara yönelik reklamlardır. Çocuklara yönelik ya da içinde çocukların kullanıldığı reklamlarda, onların fiziksel, duygusal, zihinsel, toplumsal gelişim özelliklerini olumsuz etkileyebilecek unsurlar bulundurulamaz".
Çocuklara yönelik reklamlarda;
* Programlar, reklam sözcüğü hem görsel hem de gerekli hallerde işitsel olarak açıkça ifade edilerek kesilebilir.
* Alt yazı çerçeve ve doğrudan satış reklamları tekniği kullanılamaz.
* Reklamı yapılan ürün/hizmetlere sahip olma/kullanmanın diğerlerine göre fiziksel, sosyal/psikolojik üstünlük ya da tersi durumunda da olumsuzluklar sağladığı mesajı verilemez.
* Otoriteyi ve sorumluluk duygusunu ortadan kaldırıcı, anne babanın yargılarını ve zevklerini küçük düşürücü imajlar yaratılamaz.
* Reklamı yapılan ürün ya da hizmetin kendilerine satın alınmasını sağlamak üzere büyüklerini ve başkalarını ikna etmeleri için çağrı yapılamaz. Bu ürün ya da hizmetlerin her aile bütçesiyle sağlanabileceği ima edilemez.
* Önlem alınmadığı durumlarda çocukların ya da çevrelerinin sağlığına zarar verecek ürün ve hizmetlerin reklamlarında, gerekli önlemlerin alınmasını sağlayan hatırlatıcı simgeler kullanılır.
* Çocuklar kendileri ya da çevreleri için tehlikeli araç, gereç, nesneleri kullanır ya da oynarken gösterilemez.
* Zihinsel, duygusal, sosyal ahlak ya da fiziksel olarak çocuklara zarar verebilecek görsel ve işitsel ifadeler kullanılamaz.
Çoluk Çocuk Dergisi
25/06/2005 Nesrin Tan AKBULUT
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
''AİLESİNDEN KAPKAÇÇI KİRALIK ÇOCUK '' !!!!!!!!!
Çarşamba, Mayıse 6, 2007 -Kategori: TOPLUM-VATANDASLIK
Toplum ahlakını ve hukuk sınırlarını aşan durumlar suçluluk içerisinde alınabilir. Aslında suç; bazı nedenlerden dolayı topluma ters düşen davranış, söz veya tutumlardır. Sosyo-ekonomik durumla suçluluk arasında doğru bir orantının olduğu söylenebilir. Ekonomik durumu iyi olmayan aile bireyleri daha çok suça yatkındırlar. Suçluluğu ortaya çıkaran en büyük sebeplerin başında gelir dağılımındaki bozukluk yer alır. Gelir diliminden düşük miktarda yararlanan bireyler ihtiyaç duydukları şeyleri alamama sorunu ile karşılaşmaktadırlar. Bunu yerine getirmek için bazı eylemlere kalkışmaktadırlar. Bunların başında hırsızlık gelir. Suçlu kimse, topluma ve hukuka karşı sorun olur. Yine eğitim düzeyi yüksek olan bireyler, eğitim düzeyi düşük olanlara göre daha az suça yatkındırlar.
Özetlemek gerekirse suç olgusunu ve suçluluk durumunu açıklamaya çalışan birçok teori bulunmaktadır. Bu teoriler suçu bireysel temelde açıklayanlar ve sosyolojik temelde açıklayanlar olmak üzere iki ana grupta toplanır. Bireysel temelde açıklayanlar, kişilik yapıları ve bireyin zekasını ön plana çıkartmaktadır. Sosyolojik temelde açıklayanlar ise suçu toplumsal koşulların bir ürünü olarak kabul eder. Konu çocuk suçluluğu olunca, bireysel teorilerden çok sosyolojik teoriler ortaya çıkmaktadır. Çünkü çocuk ile suç kavramının birlikte telaffuz edilmesi dahi bir sosyal sorunun varlığını gündeme getirmektedir.
Alt sosyo-ekonomik gelire sahip aileler şiddeti daha çok yeğlemektedirler. Çünkü Yörükoğlu’na göre; üst sosyo-ekonomik gelire sahip ailelerde aile içi ilişkilerin daha anlayışlı ve çocuklarını ikna yolu ile düzelttiklerini, alt sosyo-ekonomik düzeydeki ailelerinin daha çok zor kullandıklarını anlatmaktadır.
Ailenin sosyo-ekonomik koşuları, aile üyelerinin ruh sağlığını etkilediği gibi çocuğun kişiliğini de etkiler. Arzuların doyuma ulaşmaması küçükler üzerinde derin izler bırakabilir. Ailenin ekonomik durumu ile çocuk suçluluğu arasındaki ilişki de çeşitli araştırmalara konu olmuştur. Glueck’ların 2000 suçlu çocuk üzerinde yaptıkları araştırmada, bunlarının ailelerinin %76’sının ekonomik olarak yardıma muhtaç olduğu belirlenmiştir.
Suçluluğun açıklanmasında ekonomik etkenler büyük yer tutar. Suçluluğu bireysel yapıda aramayan ve en eski belgelere sahip kuram olarak, suçluluğun nedenini ekonomik etkenlerde arayan yaklaşım dikkati çeker. Yoksul kentlerin koşullarına ilişkin çok sayıda malzemeyi içeren C. Booth’un araştırması, bu konuda en dikkate değer incelemelerden biridir. Burt, suçlu çocukların %56 gibi büyük bir bölümünün (genel nüfusun %30.7’sini oluşturan) yoksul ve çok yoksul sınıflardan geldiğini söylemiştir. Ankara Üniversitesi Kriminoloji anketi sonuçlarına göre, 1000 suçludan %39’unun aile bütçesinin kötü, %50’sinin orta durumda olduğu saptanmıştır. Toplam suçluların %33’ünü rençbelik yapanlar oluşturmaktadır. Yurdumuzun İzmir, Ankara, Elazığ kentlerindeki ıslah ve cezaevlerinde yaptığımız araştırmada 214 hükümlü çocuğun %69’unun ailelerinin gelirlerinin biraz üstünde olduğunu anımsatmak isteriz.
Erkan ve diğerlerinin Diyarbakır’da 202 çocukla yapmış oldukları çalışmanın sonuçlarına göre; bu çocukların babalarının %64’ünün işsiz, %59’unun da gelir seviyesinin asgari ücretin yarısından az olduğu saptanmıştır. Yine bu çocukların %35’inin hiçbir eğitim almadığı, %12’sinin ise sadece okur-yazar olduğu belirlenmiştir. Bu durumda yoksulluğun, göçe, göçün daha da yoksullaşmaya sebep olduğu ve ardından eğitim sorunlarına sokağa ve suça kadar uzanan bir sorunlar yumağı ortaya çıkmaktadır.
Düşük ekonomik düzeyin çocuğu suça iten tek neden olmasa da, suça elverişli ortamı, dolaylı ya da doğrudan nedenleri hazırladığı bilinmektedir. Küçük, sağlıksız konut koşulları, kalabalık ev halkı, cehalet, düşük sosyal statü gibi etkenler suça elverişli koşulları oluşturmaktadır. Ancak burada bir konun aydınlatılması gerekir. Çocuğu suça iten bir faktör olarak ekonomik seviyenin düşüklüğünün doğurabileceği sorunların, zor yaşam koşullarının, ailelerde çocuğa gösterilen yakın sevgi şefkatle ortadan kaldırılabileceği ve çocukların sağlıklı birer birey olarak toplumda kendilerine bir yer edinebileceği söylenebilir.
SOSYAL ÇEVRE VE SOSYO-DEMOGRAFİK ÖZELLİKLER AÇISINDAN ÇOCUK SUÇLULUĞU
Bireylerin bütün ihtiyaçlarını karşıladığı yer olan toplum, çoğu zaman bireyin suç işlemesinde etkin bir rol oynar. Kimi alt kültürel öğeler (varoşlar/sokak çeteleri), bu öğelerle iç içe kalmak zorunda olan bireyleri sosyal süreç içinde öğrenerek veya başka bireyleri örnek alarak birer potansiyel suçlu konumuna getirebilir.
19.yüzyılın başlarından itibaren sanayileşme ile ortaya çıkan sınıflaşma, çocuk emeğinin iş gücüne katılması, göçler ve geleneksel ailenin oynadığı toplumsal rolün yerini çekirdek ailenin alması ile Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sonrasında toplumsal yıkımlar tüm dünyada suça itilen çocuk oranında patlama denebilecek artışlar ortaya çıkarmışlardır. Zihinsel, fiziksel ruhsal yönden tam bir olgunluğa erişmemiş, toplumsal rol ve görevlerini öğrenmekte olan çocuk bu süreç içinde bir dereceye kadar antisosyal impulslar ve düşünceler taşır. Ama bu düşüncelerini her zaman eyleme geçirmez. Ev, okul ve toplum bu dürtülerin sosyal kabul gören aktivitelere dönüşmesine olanak sağlar. Suçlu çocuğun ortaya çıkışında ailenin, çocuk sayısının, ekonomik sorunların, eğitim sisteminin, genetik faktörlerin, zekanın, köyden kente göçün ve evsiz sokakta yaşamanın bedensel-ruhsal hastalıkların, uyuşturucu ve alkol bağımlılığının önemli rolü olduğunu belirtmektedir .
Bu bilgiler ışığında 1997 de DİE’nin hazırlamış olduğu güvenlik birimine gelen çocuk istatistik formunun 1998 verilerine göre: 34985 çocuktan %87.8’inin erkek %12.2’sinin ise kız olduğu ortaya çıkmıştır. Güvenlik birimlerine getirilen çocuklara %43.7 ile isnat edilen suç grubunun mala yönelik suçlar olduğu, en çok isnat edilen suçlar %35.8 ile hırsızlık, :%30.2 ile yaralama-darp, %5,6 ile trafik suçlarıdır. Çocukların %75,2’si ilkokul ve altı eğitim seviyesine sahip olduğu, %32’sinin tek ebeveynli olduğu, %19’unun ebeveynden yoksun olduğu, %28’inin ise ebeveynlerinden birinin üvey olduğu belirlenmiştir.
Bu verilere bakarak diyebiliriz ki: çocuk suçluluğunda içinde bulunulan durumun büyük etkisi vardır. Şöyle ki; çocuğun sosyal çevresi ve sosyo-ekonomik durumları eylemlerinde etkili olmaktadır. Bu çocukların sosyo-demografik özelliklerine baktığımızda rahatlıkla eğitim seviyelerinin düşük, göç sonucu kente gelmiş, ailesi yoksul olan çocuklar olduğunu görebilmekteyiz.
SONUÇ :
Çocuk suçluluğu üzerine yoksulluğun etkisini somut bir şekilde örneklendirirsek: Sabah gazetesinin manşetlerine taşıdığı bu haberi göz ardı edemeyiz sanırım. Ailesinden kiralık çocuk kapkaççı: İşte yoksulluktan doğan kapkaç dehşeti, Diyarbakırlı fakir aileler ayda 250 milyona çocuklarını çetelere kiralıyor. Büyük kentlerin eteklerine yığılan umutsuz göç nüfusundan beklenen bomba patladı. Yakalanan küçük çocuk açıkladı: “Kapkaç çetesi beni ailemden kiraladı.” Birçok aile çocuğunu ne için çetelere verdiğini, onun ne yaptığını biliyor. Dahası beklediği para uzun süre gelmezse çeteyi ihbar ediyor. Çocuğumu kaçırdılar diye.
10 binden fazla çalışan çocuğun olduğu, 20 bininin risk altında bulunduğu Diyarbakır'dan İstanbul'a gelip, hırsızlık yapan 35 yaşındaki Fatih, ailelerin çocukları suça nasıl ittiğini şöyle anlatıyor: “Büyük çoğunluğu bilir zaten çocuğunu. Ortalama 10 çocuğu olan bir kadın çocuğunu sokağa atıp, 'git çalış' dediğinde hangisinin parayı nerden kazandığına bakmaz. O anne-baba sadece gelene bakar. “Oğlum sen bunu nereden getirdin” diye sormaz. Çocuğunun hırsızlık, kapkaç yaptığını bilse bile sesini çıkarmaz. Böyle yüzlerce aile vardır. Çocuklarının çaldığını öğrendiklerinde bile seslerini çıkarmıyorlar. Alışıyorlar. Artık normal geliyor o insanlara. Hatta aynı mahallede birçok aile çocuklarının aynı çete için hırsızlık yaptığını bilir." Kapkaççı Fatih para kazanmaya alışan çocuğun hırsızlık yapmadan duramadığını da söylüyor.
Sonuç olarak yoksulluk sorununun suçluluğa özellikle de çocuk suçluluğuna yol açtığını ve çocuk suçluluğu artışlarının önüne geçebilmek için en başta yoksullukla mücadele edilmesi gerektiği, yoksul aile ve çocukların ilgisini okullara çekebilmek için birtakım toplumsal çalışma ve sosyal destek programlarının geliştirilmesi gerektiği, sosyal yardımların verimli, eşit ve etkili bir şekilde dağıtılması ve kaynakların doğru kullanılacağı projelerin hayata geçirilmesi gerektiği vurgulanmalıdır.
''Hacettepe Üniversitesi Sosyal Hizmetler Yüksekokulu Yayımlanmamış Lisans Tezi, Ankara, 1992.'' den alıntıdır.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
GÜRÜLTÜ KİRLİLİĞİ...
Salı, Mayıse 5, 2007 -Kategori: TOPLUM-VATANDASLIK
Gürültü
''İnsanlar üzerinde olumsuz etki yapan ve hoşa gitmeyen seslere gürültü denir. Özellikle büyük kentlerimizde gürültü yoğunlukları oldukça yüksek seviyede olup, Dünya Sağlık Örgütü'nce belirlenen ölçülerin üzerindedir.
Kent gürültüsünü artıran sebeplerin başında trafiğin yoğun olması, sürücülerin yersiz ve zamansız klakson çalmaları ve belediye hudutları içerisinde bulunan endüstri bölgelerinden çıkan gürültüler gelmektedir. Meskenlerde ise televizyon ve müzik aletlerinden çıkan yüksek sesler, zamansız yapılan bakım ve onarımlar ile bazı işyerlerinden kaynaklanan gürültüler insanların işitme sağlığını ve algılamasını olumsuz yönde etkilemekte, fizyolojik ve psikolojik dengesini bozmakta, iş verimini azaltmaktadır.
Gürültünün insan üzerindeki etkileri
Geçici veya sürekli işitme bozuklukları.
Kan basıncının artması, dolaşım bozuklukları, solunumda hızlanma, kalp atışlarında yavaşlama, ani refleks.
Davranış bozuklukları, aşırı sinirlilik ve stres.
İş veriminin düşmesi, konsantrasyon bozukluğu, hareketlerin yavaşlaması.
Gürültüye maruz kalma süresi ve gürültünün şiddeti, insana vereceği zararı etkiler. Endüstri alanında yapılan araştırmalar göstermiştir ki; işyeri gürültüsü azaltıldığında işin zorluğu da azalmakta, verim yükselmekte ve iş kazaları azalmaktadır.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı verilerine göre; meslek hastalıklarının %10'u, gürültü sonucu meydana gelen işitme kaybı olarak tespit edilmiştir. Meslek hastalıklarının pek çoğu tedavi edilebildiği halde, işitme kaybının tedavisi yapılamamaktadır.
Gürültüyü Azaltmak İçin Alınabilecek Tedbirler:
- Hava alanlarının, endüstri ve sanayi bölgelerinin yerleşim bölgelerinden uzak yerlerde kurulması,
- Motorlu taşıtların gereksiz korna çalmalarının önlenmesi,
- Kamuoyuna açık olan yerler ile yerleşim alanlarında elektronik olarak sesi yükseltilen müzik aletlerinin çevreyi rahatsız edecek seviyede olmasının önlenmesi,
- İşyerlerinde çalışanların maruz kalacağı gürültü seviyesinin en aza (Gürültü Kontrol Yönetmeliğinde belirtilen sınırlara) indirilmesi,
- Yerleşim yerlerinde ve binaların içinde gürültü rahatsızlığını önlemek için yeni inşa edilen yapılarda ses yalıtımı sağlanması,
- Radyo, televizyon ve müzik aletlerinin evlerde rahatsızlık verecek seviyede seslerinin yükseltilmemesi gerekmektedir.''
- çevre ve orman bk.dan alıntıdır.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Aferez Donörlüğü Nedir?
Cumartesi, Mayıse 2, 2007 -Kategori: TOPLUM-VATANDASLIK
Neden aferez?
Aferez, hastanın sadece ihtiyacı olan kan komponentinin hastaya verilmesine olanak sağlamaktadır. Hastaya tam kan verildiğinde hastanın ihtiyacı olmayan kan komponentleri ile hastanın yüklenmesi önlenmektedir. Böylelikle aferez uygulaması, kan nakli ile oluşabilecek yan etkileri en aza indirir.
Aferezin tedavi amacıyla kullanımı tıpta geniş bir sahaya hitap etmektedir. Aferez bu sayede pek çok süreğen (kronik) hastalığın ilerlemesini durdurmada, hastanın yaşam süresini ve kalitesini uzatmada geniş imkanlar sağlamaktadır.
Aferez sayesinde tek bir donörden birden fazla kan komponenti (örneğin trombosit+eritrosit; trombosit+plazma; eritrosit+plazma) aynı anda elde edildiği gibi elde edilen komponentlerin miktarı daha fazla olabilmektedir (örneğin: tek bir donörden 6-8 tam kan donöründen elde edilen trombosit miktarına eşit ürün elde edilebilmektedir). Ek olarak hazırlanan komponentlerin saflık oranları da yüksek olmaktadır.
Aferez Nasıl Yapılır?
Kimler Aferez Donörü Olabilir?
Aferez öncesi donör adayları gerekli muayene ve kan testlerine tabi tutulurlar.
Aynı donöre tekrar tromboferez işlemi en erken 48 saat sonra uygulanabilir. Aynı donör haftada 2 ve yılda 24 kere tromboferez donörü olabilir.''
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
BİLGİNİZE !!!
Cumartesi, Mayıse 2, 2007 -Kategori: TOPLUM-VATANDASLIK
|
''18-65 Yaş arasında, ağırlığı 50 kg üzerinde, önemli bir sağlık sorunu olmayan kan merkezine kan vermek için geldiğinde yapılan muayenede sağlığı uygun olduğu tespit edilen ve hemoglobin ölçümü normal olan herkes en sık 2 ay aralıklarla kan bağışında bulunabilir.
KAN BAĞIŞI İÇİN AŞAĞIDAKİ ŞARTLAR GÖZ ÖNÜNE ALINMAKTADIR. (NewYork Blood Center “Criteria For An Acceptable Donation”dan kısmen alıntı yapılmıştır)
1. Kendinizi iyi ve sağlıklı hissediyor musunuz? Kan bağışı öncesinde iyi dinlenmiş ve uykusuz olmamanız tercih edilir. Kan bağışından önceki öğünde bir şeyler yemiş olmanız ve aç karına kan bağışlamamanız önerilmektedir.
2. Viral hepatit geçirdiniz mi? Viral hepatitlerle ilgili test sonuçlarınızda herhangi bir pozitiflik var mı? 10 yaşından sonra bulaşıcı sarılık geçirenler, B ve C sarılığı testlerde pozitif olduğu tespit edilmiş olan bireyler hiçbir zaman kan bağışında bulunamazlar.
3. Son 12 ay içinde size; kan transfüzyonu yapıldı mı? Organ veya doku nakli yapıldı mı? Akupunktur, dövme, cildinizin herhangi bir yerini deldirme (kulak deldirme vb) işlemi yaptırdınız mı? Bu sorulara cevabınız evet ise 12 ay süreyle kan bağışı yapmamalısınız.
4. Son 12 ay içinde; bulaşıcı sarılığı olan biri ile yakın temasınız (örneğin cinsel ilişki) oldu mu? Bu soruya cevabınız evet ise 12 ay kan bağışı yapmamalısınız.
5. HIV (AIDS) testiniz pozitif mi ? HIV pozitif olanlar hiçbir zaman kan bağışı yapamazlar.
6. Son 3 yıl içinde sıtma (malarya) hastalığı geçirdiniz mi? Son 3 yıl içinde sıtma hastalığı geçirenler kan veremezler. Sıtma hastalığının salgın olarak bulunduğu coğrafi bölgelerde 6 aydan fazla kalanlar 2 yıl süre ile; 6 aydan az kalanlar ise 12 ay kan bağışında bulunamazlar.
7. Hiç bu ilaçları kullandınız mı: Tegison, Akutan, Proscar, propecia, Soriatane Tegison (etretinat) sedef hastalığının tedavisinde kullanılan bir ilaçtır. Bu ilacı alanlar hiçbir zaman kan veremezler.
Soriatane (acitretin) sedef hastalığının tedavisinde kullanılır. Son dozu takiben 3 yıl sonra kan bağışı yapılabilir.
Aşağıdaki ilaçları alanlar ilacın son dozunu aldıktan 1 ay sonra kan bağışında bulunabilirler: Akutan (isotretinoin) akne tedavisi için kullanılır.
Proscar (finasteride) iyi huylu prostat bezi büyümesinin tedavisi için kullanılan bir ilaçtır. Propecia (finasteride) saç dökülmesi için kullanılan bir ilaçtır. 8. Hiç beyin ameliyatı oldunuz mu? Dura mater grefti uygulanan kişiler kan bağışı yapamazlar.
9. Son 12 ay içerisinde hangi aşıları oldunuz? Bazı aşılar kan bağışı için süre kısıtlaması getirmezken bazıları 12 aya kadar kan bağışı için engel teşkil edebilmektedir.
10. Şu anda mevcut bir solunum yolu rahatsızlığınız var mı? Soğuk algınlığı geçirenler şikayetlerinin kesilmesinden 3 gün sonra kan bağışı yapabilirler. Diğer solunum rahatsızlıkları olanlar muayene sonucuna göre kan merkezi doktoru tarafından değerlendirilirler.
11. Herhangi bir kalp, akciğer, böbrek hastalığınız; kan hastalığınız, anormal kanamalara eğilim, kanser hastalığınız var mı? Bu tür hastalıklar hastalığın derecesine ve tipine göre kan merkezi doktoru tarafından değerlendirilerek donörlük için uygun olup olmadığınıza karar verilir. Örneğin kalp enfarktüsü geçiren bir kişi kan veremez. Burada değerlendirme kriteri; kan bağışının kanı verecek kişinin sağlığını olumsuz etkilememesi ve bağışlanan kanın verilecek hasta için güvenli bir kan olmasıdır.
12. Son 1 ay içinde her hangi bir tıbbi tedavi gördünüz mü, ilaç aldınız mı? Esasen ilaçların büyük bir çoğunluğu kan bağışı için engel teşkil etmemektedir. Örneğin hipertansiyon için kullanılan ilaçların çoğunluğu kan bağışı için engel teşkil etmemektedir. Ancak kanı verecek kişinin tansiyonu kabul edilir sınırlarda olmalıdır. Diğer taraftan aspirin gibi trombosit fonksiyonlarını etkileyen bazı ilaçların alımı söz konusuysa bu ilaçları alan donörler 3 gün süre ile trombosit süspansiyonu için kan veremezler, ancak tam kan veya eritrosit süspansiyonu için bağışçı olabilirler. Lütfen kullandığınız ilaçları kan merkezi doktoruna bildiriniz! |
14. Ağırlığınız 50 kg ve üzerinde mi?
15. Yüksek risk içeren aktiviteler:
Erkek erkeğe cinsel ilişkiniz oldu mu?
Pıhtılaşma faktör konsantresi ile tedavi oldunuz mu?
HIV (AIDS) Pozitif misiniz?
Para karşılığı cinsel ilişki yaptınız mı?
Cinsel yolla bulaşmış bir hastalık geçirdiniz mi?
Yukarıda sayılan riskli aktiviteleri yapan biri ile cinsel ilişkiniz oldu mu?
AIDS hastaları, damardan uyuşturucu kullananlar, HIV pozitif olanlar, erkek erkeğe cinsel ilişki yapmış olanlar, faktör konsantresi kullanan hastalar ve bütün bu gruplardan herhangi biri ile cinsel ilişkisi olanlar hiçbir zaman kan bağışı yapamazlar!
16. Hemoglobin ve hematokrit düzeyleriniz normal mi?
Kadınlarda:12-16gr/100ml
Kan bağışı yapabilmek için hemoglobin düzeyi en az 12.5/100ml gr ve en çok 20 gr/100 ml olmalıdır. Bunun üstü ve altı değerler söz konusuysa kan bağışı alınamaz.
Kadınlarda:%37 - %48
Kan bağışı yapabilmek için hematokrit düzeyi en az %38 ve en çok %60 olmalıdır. Bunun üstü ve altı değerler söz konusuysa kan bağışı alınamaz.
17. Vücut ısısı ne olmalı?
18. Nabız ne olmalı?
19. Kan basıncı (tansiyon) ne olmalı?
Diyastolik (küçük) tansiyon 50 – 100 mmHg arasında olmalıdır.
Yapılan muayenede tansiyonu bu değerler arasında çıkmayan bağışçılardan kan alınamaz.
20. Kaç yaşında kan verilebilir?
21. Ne sıklıkla kan bağışlanabilir?
KAN BAĞIŞI İÇİN BAŞVURDUĞUNUZDA KENDİ SAĞLIĞINIZ VE GÜVENLİ KAN TEMİNİ İÇİN GEREKLİ SORULAR SORULACAK VE MUAYENENİZ KAN MERKEZİ DOKTORU TARAFINDAN YAPILACAKTIR.''
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
UNUTMA,UNUTTURMA
Cumartesi, Mayıse 2, 2007 -Kategori: TOPLUM-VATANDASLIK
Bunları Biliyor musunuz?
Madalyalarımız ve gereken bağış sayısı aşağıda verilmiştir.
- 10 Bağış Bronz Madalya
- 25 Bağış Gümüş Madalya
- 35 Bağış Altın Madalya
- 40 Bağış Plaket
Madalyalarımız ve gereken bağış sayısı aşağıda verilmiştir.
- 10 Bağış Bronz Madalya
- 25 Bağış Gümüş Madalya
- 35 Bağış Altın Madalya
- 40 Bağış Plaket
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı





