İNSANIN VE DOĞANIN YAPTIKLARI ÜZERİNE
Perşembe, Temmuz 5, 2007 -Kategori: TAKILANLAR
Doğa hala sürprizlerle dolu… Özellikle deprem söz konusu olduğunda…
İnsanların yaptıkları ise, doğanın yaptıklarını aratacak nitelikte…
İki felaket; deprem ve savaş… Biri doğa, diğeri insanın eliyle gerçekleşen ve yaşamı zehir eden… İkisi de hüzün verici… Yıkıcılıkları alabildiğine… Bağışlanmaması gereken hangisi? İnsan eliyle yapılanlar… Doğadan gelen başlıyor ve bitiyor…Önüne geçemiyorsunuz, bir anda oluveren ama çok yüksek sarsıntı yaratan yaşamda, duygularda…Sonucuna katlanıp daha az zararla nasıl çıkabilirsiniz, savaşını veriyorsunuz, aklınızı ve insanlık niteliğinizi kullanarak. Öbür taraftan, insandan gelenler ise yaşamınızın önemli bir sürecini mahvediyor. Üstelik de haksız yere.
Bakıyorsunuz, Güney Asya mahvolmuş depremden. Arkadan gelen görüntüye de bakıyorsunuz körpecik, sevdalarının hiçbirini doyasıya yaşamamış, insan olarak dünyaya vereceklerini henüz tamamlamamış gencin ülkesini savunmak amacıyla ölüme bile bile, diri diri gitmesi… Canından başka vereceği silahı olmadığından. Haksız yere işgal edilmiş ülkesini kurtarmak için…
Çocukları bile umursamayan, masumiyeti görmezlikten gelen, bir haksızlığı protesto etmek adına, kendileri bir başka haksızlığa neden olan rehineciler… Bir yönetimin haksızlıklarına kızıp, içinde bu haksızlıkta payı bulunmayan bir çok kişinin de ölümüne sebep olan kulelere saldırılar… Orada ağabeyi ölen bir gencin Türkiye’ye gelip, kendi yönetimini eleştiren nitelikli bir konuşma yapması, ailesinden bir insanı kaybetmesine karşın haksızlığın yanında yer almaması.
Aslında size muhtaç bireylerin, ulusların sanki siz ona muhtaçmışsınız gibi gösterme çabasıyla sizden istediklerini alması, hak etmediklerine kadar…Ya da gereksinmeler karşılıklı aslında, ama…
Bir ülke; kültürel birikimle oluşmamış, gelişmemiş. IQ ile hareket edip para kazanmış ve silaha yatırmış. Dolaylı yollardan değil, doğrudan ülkelerin bağımsızlığına, haklarına, kültürüne tecavüz etmesi gündeme oturmuş… Başka ülkelerin ise, kültürel birikiminden de kaynaklanan nedenlerle duygusal zekayla hareket edip diğer ülkelerin bağımsızlığını çaktırmadan tehdit etmesi…Aynı renk kapılar ama farklı renkte yola çıkıyorlar. Sonuçta her ikisi de durmadan alıyor, doymak bilmeden. Biri kabaca, diğeri nazikçe… Ya verene ne dersiniz?
Gücün gösterisi; dilde, ekonomide, eğitimde, en doğal hak olan yaşamda…
Gücün gösterisi; yukarılarda kalabilmek ve zengin bir hayat sürebilmek yani şahsi çıkarlarını her şeyin üstünde tutabilmek adına insanlık onurunu çiğnemek, başkalarının hakkını yemek…Yine bu nedenle kendisine ait, ülkesine ait var olma nedenlerine ve diline sahip çıkmamak. Bu konuda çalışmak yerine, hazıra konmayı tercih etmek. Beraberinde esaret geliyormuş umursamamak… Başkalarının yaşam hakkını, kendi lüksüne harcamak…
Diğerlerinin ise; yaşamı kucaklaması, hayata sarılanların yanında yer alması… Yardımcı olması…Kişilikli, nitelikli tavır göstermesi. Yaratması, ama olumluluk adına. Yok edilen, edilmesi düşünülen diğer yaşamların yanında yer alması. Yazması, çizmesi, bedenini siper etmesi, yüreğini açması, yürümesi, konuşması, koşturması, eğitimde yer alması…
Yaşamak onurla ve dostla…
Yaşamı var etmek;
güzellikle, iyilikle…
Yarınlarda görüşmek üzere…
Öğr. Gör. Tülay Çellek - 2.1.2005 / İstanbul
YTÜ Sanat ve Tasarım Fakültesi (SANTAS)
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
“TAKSİMETRE BOZUK!”
Perşembe, Temmuz 5, 2007 -Kategori: TAKILANLAR
Elini kaldıracak. İlk boş geçen durmadı, belki başka işi var. Sonrasındaki de öyle... Dönüp taksi durağından mı istese? Mümkün mü? Duraktan taksi istemek. Eve dönmek. Telefon açmak. Gelecek taksiyi beklemek. Bazen adresi bulamıyorlar. Risk almak. Oysa yola kadar çıktı. Beklese herhalde illa ki bir tane boş ve onu alacak taksi gelir. 30’a kadar saysa ve sonra dönse... Yok olmayacak... Derken, ters istikamette giden bir taksi şoförü “döneyim mi?” gibisinden işaret etti. Yavaşça “evet” anlamında başını salladı o da. Taksi dönüp geldi, kapısını açıp bindi ve konuşmak istemeyen bir müşteri tavrıyla “1 Levent’e!” dedi. Ve yine o tanıdık, bildik ses: “bugün de işler yolunda gitmeyecek!”. Taksi şoförü bir şeyler söylüyor. Cümleler arasından ilk seçebildiği “taksimetre bozuk abla!”. Hay allah şimdi inmesi mi gerekecek. Niye ki? Mesafeyi de biliyor, yazacağı ücreti de... Trafik olursa ne kadar ekstra ödemek gerekecek onu da biliyor. “Önemli değil!” diyor derinden bir sesle şoföre. Taksicinin de yola koyulmasıyla sessiz sedasız, her iki tarafın da şartlarını bildiği bir anlaşma başlıyor. Sonuçta 10 dakikalık bir mesafe için “taksimetre bozuk” cümlesine takılıp yeni seçenekler aramaya gerek yok.
Başka başka versiyonlarla her gün yeni bir taksi hikayesi yaşıyor. Aslında ev ve iş arasında alternatif ulaşım araçları var. Hatta bir alternatif araba kullanmak. Bir arabanın sorumluluğunu almak. Avantajları ve dezavantajlarıyla. Sahiplik duygusundan kaçmak da var işin özünde. Keşke O da, “taksimetre bozuk!” diyebilseydi yaşamında zaman zaman. Geçen hafta tanıştığı esmer, uzun boylu genç adama veya bir fotoğraf makinesi almaya ihtiyacı yokken kendisine fotoğraf makinesi satan sarışın kadına veya dün yemekte acılı köfte yemesi için ısrar eden arkadaşına.
Yüksek sesle “taksimetre bozuk!” dedi. Taksici bir anlam veremeyerek başını kaldırdı. “Evet abla, taksimetre bozuk. Ama gideceğin mesafe çok uzak değil, kimsenin kimseye hakkı geçmez korkma!”. Oysa kendi kendine konuşuyor Dinlemiyor söylediklerini, şoför farkında mı acaba? “Bu ara çok kendi kendime konuşuyorum!” diye not alıyor kafasında. Taksimetrenin bozuk olmasının etkisi var mıdır acaba? Sahi insan ruhunda, beyninde, kalbinde bozuk olan bir şey olduğu zaman bir tabela asıp duyursa... “Sevgili arkadaşlarım, bugün kalbimin taksimetresi bozuk. Sormayınız neden, sadece bozuk. Beni birkaç gün izinli sayınız...” Bu olmadı. Merak işte. En ötede duran bile böyle bir çağrıya, şunun sıkıntısı neymiş bir soralım demez mi? Anlatsan dert, anlatmasan dert bende derman kimde.
10 dakikalık yol, hemen bir çırpıda geçer sanır insan. Oysa bu trafik, her gün aynı şekilde işlemez. Bu sürücüler, her gün aynı sürücüler değildir. Trafik tıkanır, acemi sürücüler trafiğin tıkanmasına sebep olur. Usta sürücüler de keza... Hızlı kullanan kaza yapar, yavaş davranana arkadan çarparlar. Oysa insan çoğu kez taksideyken trafiği düşünmek yerine telefonda konuşur, ajandasına bakar, minik yalanlar uydurur, makyajını tazeler, oyun oynar, ama çoğu kez ve asla konuşmak istemediğinde konuşmak istemez. Dış ses mi, iç ses mi bilinmez; kendi kendine yine “taksimetre bozuk!” der müşteri. Şoför de, “evet abla, mühim değil. Yol bitti zaten. Hem sen devamlı gidip gelmiyor musun bu yoldan?” der sitemkar sitemkar. Ee haklı, demedi mi en başından “taksimetre bozuk!” diye.
Bu versiyonun en iyi yanı, insanın “ben demedim mi, aaa baştan söylemiştim!” tarzındaki sitem hakkını bir anda 3-5 katına çıkarmasıdır. Doğrudur. Sen bir köşede durup “acından ölürken”, o da bir köşede durup en başından itibaren itiraf etmiş olduğu arızasına sığınır. Ne dedi şimdi iç ses! Evet, evet iç ses. Yoksa taksi şoförü de araya bir düşünce sıkıştırıverirdi. Benim hala umudum var melodisinde, durup durup “benim hala arızam var!” şarkısını söyleyebilir bu tip insan grubu aslında. Bu boynunda bir tabelayla dolaşmaktan daha kolay olur. Sesin kötüymüş, değilmiş kimin umurunda. Arızanın parantezini açtıktan sonra istersen sesinin kötü olduğunu da söyleyebilirsin. Yol bitsin artık. Dünden bugüne taşıdığı acı gibi o da bitsin. Ki, yol bitecek, taksi de kendi yoluna gidecek. O zaman acı da bitsin, acıyı getiren şeyle beraber gitsin. Beraberinde ne götürecekse onları da götürsün. Anılar mı, hepsi beraberinde gitsin. Acılar ve anılar beraber gitsin. Yol ve taksi gibi.
Yol bitti. İş başladı. Taksimetre bozuk. İş bitince, yine köşebaşına çıkıp taksi bekleyecek. Bulacak. Bulamayacak. Belki dolmuşa binmek zorunda kalacak. Ya da bir arkadaşı çıkışta gelip onu alacak. Taksimetresi bozuk. Sahi ne zaman birinin karşısına geçip, “taksimetre bozuk!” diyecek? Ve kim onunla bozuk taksimetre’ye rağmen yola çıkacak? Sarı taksiler ve trafik. Galiba bu ulaşım alternatifini bir kenara bırakıp, otomobil sahibi olmayı düşünmek gerekecek. Yoksa bu taksi şoförleri akla başka şeyler de getirecek. Taksimetre bozuk. Tehlike.
Dip not. Oysa bilmiyor mu ki; bu akıl, ruh ve kalp, taksiye de binse, şahsına münhasır otomobilinde de olsa onunla gelmeye devam edecek.
Son not. Yok yok bilmiyor. Taksimetre bozuk. Taksi fişi yok. Adam dürüst. Kadın anlayışlı. Adam yalancı. Kadın düşüncesiz. Taksi müşterisi, taksiye binmeye devam edecek. Adam kadınlarla buluşmaya, kadın adamlara aşık olmaya. Oysa taksimetre bozuk, adam dürüst, kadın düşüncesi
ALINTI(Fatoş Ünal, Temmuz 2005)
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
VAR OLMAKLA YOK OLMAK ARASINDAN BİR KESİT
Pazartesi, Temmuz 2, 2007 -Kategori: TAKILANLAR
...
Şairin dediği gibi;
Gölgeler düşse de yüreğinin üstüne,
güneşini sakın söndürme.
Eğer umut yoksa
yarınlar uzak kalır insana,
unutma bir sen daha yoksun,
bu dünyada…
Varolma ve yok olma arasındaki bu savaş sonsuza eşit koşullarda sürüp gider. Yaşam kimi zaman burada ve kimi zaman orada üstedir.ölüm de öyle .Aydınlık denizin kıyılarına ayak basan çocuğun yaşam viyaklamaları, ölümün hüzün verici iniltilerine karışır. Bu iki oluş birbirine karışmadan hiçbir gecenin ardından gündüz gelmediği gibi hiçbir gündüz de geceye dönmemiştir. Doğanın ne dediğini duymuyor musunuz? Beden için acı'dan, tin için tasasız olmaktan başka bir isteği var mı ki? Acıyı dindirebilen, tasayı yok edebilen her şey ona sevinç verir. Doğa doğa olarak bundan başka hiçbir şey istemez. Eğer bizim evimizde ellerinde geceyi aydınlatmak için meşaleler tutan heykeller yoksa, her yanı gümüşle ışıldamıyorsa ve altınla, dostların arasında, taze çimlerin üstüne uzanarak, kolayca ve masrafsızca, kendimizi dinçleştirebilmek, hele hava bize bir de gülümsüyorsa ve mevsim yeşil otların arasına çiçekler serpiştirmişse …bize yetmez mi?
YAZAN
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
GÜVERCİN
Pazartesi, Temmuz 2, 2007 -Kategori: TAKILANLAR
''Belki de ressam olmalıydım. Güzel resimler çizebilirdim tuvallere. Van Gogh kıskançlıktan çatlardı belki, tuvaldeki renklerimin göz alıcılığını görünce. Peki ya Dali ne yapardı? Saçını başını yolardı belki, rüyalarını kendinden daha iyi resmeden biri var diye. Papirüs kâğıdına yazılmış bir mektuptu yaşamım. Rengini yaz bulutlarından almış kadar beyaz bir güvercinin kanadı altında sakladığı, ta uzaklardan getirdiği bir pusulaydı belki de yaşam. Resim, doğanın taklidi değil miydi? Ama isterdim boyamayı doğayı doğallığına dokunmadan. Sanat, haksızlığa karşı kullanılan bir silah mı? Yoksa kabullenmek mi içinde yaşadığımız haksızlıkları? Her mevsimden ayrı bir oyun çıkaran çocuklar gibi koşuşturarak yaşıyorum.
Havanın soğuğu her şeyi kendi içine gömmüş, sıcak yaz gecelerini bekliyordu pusuda. Etrafta ne bir kuş sesi ne de bir sinek vızıltısı vardı, garip bir mezar sessizliği sarmıştı her yanı. Aşklar da uyumakta, kuşlar da, yaşamdaki canlılık da... Yorgun bir günün dinletisi ile meşgul tüm canlılar. Yüzüme fırlatılan bir bardak soğuk su ile ayılmışım şizofren sıkıntılarımdan. Hava kasvetli, günün başlamasını istemiyorum. Yorgunum, vakitsiz uyandırılmış gibi sinirliyim. Bungun derbederliğimle yokuşlara tırmanmanın zorluğuyla solumaktayım. Parklarda sessizlik, doğada suskunluk, dışarıdaki kalabalık, evdeki yalnızlık içimde uğultulu kasırgalar estirmekte. Sonbahar vurmuş ağaçların dallarını. Yürüyorum, yavaş yavaş.
Yarı ormanlık yarı dağlık bir tepenin eteklerindeyim. Yolumun üzerinde, bir ağacın altında oturmamı bekleyen eğri büğrü, kayadan kopmuş kocaman bir taş görüyorum. Hava soğuk. Üşümüyorum, ellerim buz kesmiş, ama soğuğu hissedemiyorum. Ağacın altına, sanki oraya benim için konmuş taştan koltuğuma kuruluyorum. Ağzımdan çıkan buhar, üşümem gerektiğini hatırlatıyor bana. Nereden, hangi ağaçtan kopardığımı hatırlamadığım bir çöple eşelemeye başlıyorum nemli toprağı nedensizce. Rüzgar, perçemimi savurup yüzüme atmakta. "Olsun," diyorum, " isterse, burada donarak öleyim...." derin derin nefes alarak kendimi doğanın kucağına salıvermişken. "Bu kadar güzel bir müziği uzun süredir dinlememiştim." Rüzgarın tınısı enstrümantal bir müzik gibi ruhuma işliyor. Güzel şeyler düşünmem gerektiği için mi mutluyum, yoksa güzel şeyler düşündüğüm için mi mutluyum, anlamayamıyorum. Kendimle söyleşmekteyim bu dağın eteğinde bir başıma. Dağın tepesinde kar var. Düşüncelerim ulaşılmaz bir doruğa çıkma telaşında, sürekli gerileyerek tırmanmaya çalışan dağcılar gibi. Vazgeçmek yok. Üşümeye başlıyorum. Sırt çantamdan çıkardığım eşarbımı başıma dolayınca, yalancı bir sıcaklık yayılıyor içime.
Allı güllü bu eşarp, hamamda eşyalarımın arasına karışmış, bir Kürt kadınındı; ondan yadigar diye saklarım o gün bu gün. Kadının adı, Heval'di. Birlikte paylaşmıştık bir avuç bulguru aynı locada.
Soğuktan morarmış parmaklarımı umursamıyorum. Bir film setinde gibiyim. Yaşamın o en anlamlı film setlerinden birinde geçirmekteyim sanki zamanı, keyifli, mutlulu, öfkeli...
Önümde bir okyanus şekillenmeye başlıyor; dalgalar, Magellan'ın gemisini devirircesine azgın ve öfkeli. Öyle, gözümü dikmişim bir noktaya, kıpırdamadan bakıyorum, donmuşum sanki.
Ayağa kalkınca görüyorum, iki adım ötedeki beyaz güvercini. Yalnızlığımın yanı başında büyüleyici güzellikte bir güvercin. Sırt üstü yatmış. Yanına gittiğimde fark ediyorum ölü olduğunu.
Tekrar oturuyorum yerime. Termosumdaki çayı içmek istedim birden. Yere indirdiğim sırt çantamı açıyorum. Şeker de katmıştım termostaki çaya. Çalkalıyorum termosu, şeker karışsın diye. Çaydan aldığım yudumlarla kendime geliyorum, nerede olduğumu unutmuşum sanki; dağılmış düşüncelerimi toparlıyorum. Sahi neden gelmiştim buraya? Kendi ellerimden tutup kendimi yalnızlık tünelinin bir köşesine getirmiştim. Beni buraya sürükleyen hikayem neydi? Belki de bir anının peşinden sürüklenmişimdir ta buralara... Yanımda sevgilim, omuzlarıma dayanmış. Elimi tutmak istiyor; istemiyorum ben. Yanımda olsun yeter, diyorum. Başımı dayayınca omzuna, yüreğimi titretsin istiyorum. Mutluyum, ürperiyorum da. Ruhumu ısıtıyor sevgilim, şu an yanımda olmasa da.
Bıraktığım yerde unuttuğum bakışlarımı, bir karıncadan peşine taktığımı fark ediyorum. Başımı kaldırıp, yanı başımda yatan güvercine götürüyorum sonra, bir tören havasıyla. Beni kendisine çekiyor adeta. Bir sigara yakıyorum, ayağa kalkıp yakınına gidiyorum güvercinin. Başka bir gökyüzünde tek başına uçuşan güvercinleri görüyorum düşüncelerimde. Sürüler halinde uçuşuyorlar. Yakınlaştıkça içime bir korku yayılıyor. Neden ölmüş bu güvercin? Neden? İşte cevapsız sorularıma bir yenisi daha ekleniyor. Sonra, onu incelediğimi fark ediyorum. Büzüşmüş iki bacakta sekiz parmak. Hala güçlü kanatlar. Küçücük, cansız kafası masumca yana kıvrılmış. Nereleri görmüş kim bilir, nerelerde kanat çırpmış yaşarken? Belki de bir haber dönüşü evine ulaşamadan toprağın çekiciliğine yenik düşmüştü. Ne haberler saklıydı küçücük bedeninde kim bilebilir ki... Bütün sırlarını da kendisiyle toprağa gömmüş işte. Geride bir sürü soru uçurarak etrafındakilerin düşlemine. Ser verir sır vermez bir güvercin miydi acaba? Belki de çırpınıp durmuştu ömrü boyunca. Mücadeleyi okuyorum aralık göz kapaklarının arasından, zoraki görülebilen gözlerinde. Kanatları sapasağlam, biraz şişmiş bedeni... Uyuşmuş parmaklarımın arasına alıyorum güvercini. Soruyorum, "Ne oldu? Anlat hadi…" Sessiziz ikimiz de. Rüzgar, benim saçlarımla yaptığı dansın aynını güvercinin yumuşacık tüyleriyle de yapıyor.
Yaşam kendini kullandırma hakkına son vermişti belki de. Hani derler ya, miadı doldu, işte öyle. Hayat yapacağını yapmıştı ikimize de ve şimdi, aynı noktada farklı alemlerde birleştirmişti bizi. Olanlar olmuştu ikimize de. "Yeniden canlandırıp, Mısır'da, palmiyelerin üzerinde uçurtmak isterdim seni," diye söyleniyorum duyulur duyulmaz bir sesle. Ruhu, "Beni rahat bırak," diyor bana. İkimiz de inatçıyız. Sen dirilmemekte, ben ölmemekte. Rahat uyumaktasın, anladım seni, rahat.
Haberler sende. Kaç mektup taşıdın hangi ilden hangi ülkeye? Kaç aşık sana bakıp sevgilisini hatırladı? Kaç çocuk seni kovaladı? Kaç çiçeğin dallarından yere akmış çamurlu sular besledi seni? Kaç kediden sakındın kendini? Peki, tahmin edemediğim gizemli sırların... Onları sormayacağım. Hiçbir iyiliğin boşa gitmeyeceğini anlatıyor suskun duruşun. Rahat ve huzur dolu duruşun nedense incitmedi yüreğimi. Anladım ki huzurlusun, gelip durduğun bu sonda. Sinsi, bencil olmayışından da iyice emin oldum. Ölmüşsün, dayanamamışsın artık, belli. Çırpına çırpına yaşasan da temiz olan sonu bulmuşsun kendine. Tembel de değildin herhalde. Tembel olsaydın bu ağacın altında ölmezdin ki... Bir soğuk günde ikimizin de yolu bu yapraksız ağacın altında kesişti senle. İkimizin de yaşamına gölge düşmüş, artık kimsenin gölgeleri umursamadığı bu günlerde. Işık var yine de, değil mi? Gölge, ışığı karartmakta, ama olsun diyorum, olsun. Gölgede olsa da yaşamım, yaşamın o esrarengiz büyüsü ayakta tutmakta çırpınışlarımı.
Beyaz güvercinleri düşünüyorum. Gökyüzünden sürüler halinde uçuşan beyaz barış güvercinlerini. Bir güvercin olmak isterdim, özgür; engin bir gökte süzülmek... Ağzımda bir zeytin dalı olsun, uçarken, zeytin dalını düşürmek isteyen onca bencili umursamadan.
Üşüdük, bu soğuk kış ayazında. Senin tüylerin, benimse kalın giysilerim var. Bu soğuk nasıl işlemez insanın içine?! Kara kış bunun adı. Kara kışlar yaşanacak ki baharlara ulaşalım. Çırılçıplak ağaçların altında donakalmış biz, yeşil dallarla güleceğiz. Ağız dolusu kusacağız öfkemizi, kahkahaya boyayarak. Sen başka bedende bir kuş; ben kendi bedenimde başka bir bahar olacağım.
Burnumun ucu morardı herhalde soğuktan. Eşarbımın ucuyla siliyorum damlayan göz yaşımı. Titriyorum, ruhum da donacak burada birkaç dakika daha kalsam. Bir kutup havasını solumaya başladım. Termosumun ağzını açtım, cephede üşüyen bir asker gibi kafama diktim birkaç yudum, biraz canlanayım diye, ancak yüreğim yorgun. Kaç kat giyinmiştim. Bacaklarımın cansızlaştığını hissediyorum, güvercinim gibi.
Toprağı eşelemek istedim güvercini gömmek için. Vazgeçtim. Hep özgür uçmuş bir canlıyı toprağa hapsetmekten ne fayda?.. Öylece, olduğu gibi bırakıyorum. İçim de elvermedi hani. Biliyorum ki ben gittikten sonra bir it gelip yiyecek güvercinimi. "Yesin," diyorum, "hiç olmazsa ölüsü de işe yarasın." Onu itlere, nankör kedilere yem etme fikri galip geldi bu düşünceme. Toprağı eşelemeye başladım. Ojeli tırnaklarımla güvercinime bir mezar kazdım. Hep yanımda, sırt çantamda taşıdığım köşesi işli beyaz bir mendil vardı. Annemin çeyizime koyduğu mendillerden. Bir kaçını sevdiklerime armağan etmiştim. Belki de birini en sevdiğime uzatmışımdır. Sonuncusu da işte bu, çantamdaki mendil. Sevgilere, ayrılıklara, sevdalara ve... Çıkardım çantamdan mendili, açtım yere, kundak açarcasına üçgen şeklinde. Nasıl da yakıştı mendil yere, sanki karda açan bir kır çiçeği gibi hoş görünüyor toprağın üzerinde. Mendilin nakışlı köşesine güvercinin başını koyuyorum, kundağa sarılan bebekler gibi. Önce ayak ucunu örttüm, sonra da yan taraflarını. Çiçekli işleriyle yüzünü kapadım sonra. Ve avuçlarımın içine alıyorum kundağıyla güvercini; burnuma götürüyorum, koklamak istedim bebeğim gibi. Güzel kokusu. Yoksa yeniden mi doğmuştu güvercinim? Tüylü yüzünü yüzüme sürüyorum usulca. Yüreğim sızlamaya başladı yine. İki damla gözyaşımı mendile siliyorum. Yatırıyorum mezarına zavallı bebeği. Üstünü toprakla kapatmaya içim el vermedi. Üzerine birkaç tane kağıt mendil koyuyorum. Birkaç tane de taş topladım etrafına yerleştirmek için. Bir kulübe gibi çattım temiz taşları kenarına. Sonra toprakla örtüyorum bütün beyazlıkları. Başına beyaz bir taş dikiyorum, yazısız. Elimi çantama uzatıyorum. Kullanmadığım halde yanımda taşıdığım rujumu çıkarıyorum çantamdan. Başucu taşına bir lale çiziyorum. Altına da N.G. yazıp ayağa kalkıyorum. Kendimi bir usta mezarcı gibi hissettim şimdi. Kadından mezarcı olur mu diye düşünüyorum. Neden olmasın?..
Termosumda kalan son çay damlalarını da güvercinin toprağına döktüm. Artık vedalaşmam gerekiyor arkamda bırakacaklarımla. Burnumdan akan suyu eşarbımın ucuyla siliyorum; sonra, ayağa kalkıp içimden bir dua okuyorum. "Hadi güvercinim iyi uç!" deyip çantamı toparlıyorum ardından. Yün eldivenlerimi, hissiz parmaklarıma geçiriyorum. Donmuş ayak parmaklarımın ucuna basa basa ayrılıyorum güvercinimin mezarından. Yuvada bekleyen iki güvercinime doğru yola koyuluyorum…
Kulaklarımda, "Karlı Kayın Ormanı'nda" parçası uğulduyor. Ayaklarım donmuş; beynimse arınmış pek çok kirden, pislikten.
Yoksa ölüm bütün acıları gerçekten kesip dindiren son uyku mu?''
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
MİNİĞİMİN BURKULAN KALBİ
Çarşamba, Haziran 13, 2007 -Kategori: TAKILANLAR
Bugün değişik bir garip hüzün ve kırgınlık çöktü yine üzerime her yerden tuttuğum eller çekilince kalakaldım ortalıkta sanki. İnsan bir an tek düşünebilir mi dünyada kendini, işte öyle bir boşluk var dibimde ve ben boşluğa tek başıma bakıyorum gibi. Yine etraf sessizleşti, bu sessizlik beni yoruyor, düşündürüyor, en acısı üzüyor.
Evimdeyim ve bu sessizliğe alışamadığım bir evde, arada çıkan seslerde gördüğüm güzel minik bir yüz ve ışık saçan gözler, o miniğime bakarken sessizliği atıyorum üzerimden, dünya bir kez daha duruyor derinden. Fakat bu sefer değil kederden, bana tam da yansımayan bir bakış bir ufak gülüşten.
Yalnızlığa alışırsa bile bu bedenim, yanımda yumak yumak elleri ile olan miniğim bırakmıyor biliyorum yüreğimde. Sensizlik zor gelse de bakıyorum koltuğuna, arıyor gözlerim ilk anlarımızı, neşeli zamanlarımızı, böyle olması gerekiyormuş , sessiz ve sensiz.
Başa çıkabilirim diyorum hep kendi kendime, bu da geçecektir diye çoğu kerelerde. Gam, tasa, keder. Hepsi bir yana miniğimin yüreği hiç burkulmasa.
Çok zor gelecek ona yaşam, öğrenecek ayakta durmayı, dik kalabilmeyi, hassaslığını atıp güçlü bir resim çizecek geleceğe, inşallah, gözlerimi soldurduğun ve miniğimi burktuğun için sana gülmez dilerim bu hayat.
Derin korkuların olur yüreğinde, ince tanecikler vurur bedenini, gölgelerle konuşur, karanlıklarla yaşarsın bu duamda. Duvarlar seslenince sana, ağlarsın belki de, dilerim hıçkırıklarını duyacak kalmaz etrafında. Hiçbir ağlama benzemez yüreği güneşli bir anne ve gözleri parlayan aydınlık bir çocuğa, yani bana ve ikimizin çocuğuna.
Sensizlik daha çok dolaşacak belki bu evde, ev bitiyor çıkıyorum bu zamanda ama yüreğimde de dolaşmaya başlıyor bu yalnızlık, artık kendime bir çizim yapıştırdım ve ellerime sürdüğüm bu rüzgar savurdu yanımızdaki seni, sensizlik acı vermiyor artık, çünkü; en acı olan bensizliği sana tattıracağı için.
Miniğim ve ben yaşama sıkıca tutunduk, ellerimiz kenetlendi, yüreğimiz zaten bir bütündü, zamana göre baş döndüren bir hisle açılıyoruz denizlere, şimdi rüzgar denizden yansıyor yüzümüze , serin ve tertemiz bir başlangıçla, unutmadan huzurda diğer arkadaşımız olmak için yolda.
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
HAYATIN ANLAMI
Çarşamba, Haziran 13, 2007 -Kategori: TAKILANLAR
Bazen insanlar düşünürler.
Hayatın anlamı ne diye.
Bunu zaman zaman ben de düşünüyorum.
Hayatın anlamı nedir diye?
En azından seni tanıyıncaya kadar düşünüyordum.
Gerçeklerin acı olduğunu ve
bu yüzden biberin gerçek olduğunu anlatan
bir espriyi anımsadım.
Halbuki biliyor musun,
bütün biberler tatlıdır.
Zira, hayat sanıldığı kadar acımasız ve acı değil,
sadece hayattaki tadı alabilmeli.
Kendi istediğin gibi yaşayamadıkların ile beraber ölüp gittiğinde çevrenin sana bir yardımı olmayacak.
Kendini özgür bırak, ne hissediyorsan onu yap.
Çoğu insan gibi mesela benim gibi,
ne yapman gerekiyorsa onu yapma,
bırak duygularını perdelemeyi,
bırak ırmaklar gibi coşsun.
Bir sevdiğinin elini tutarken yaşadıklarının
yanlış olduğunu düşünüp hayıflanma.
Bırak o sevgi senin tüm benliğini sarsın.
Eğer onun gerçekten aradığın olduğuna inanıyorsan,
ona sımsıkı sarıl, onu yaşa, onu bırakma.
Günün birinde belki anlarsın ne kadar sevdiğini,
ne kadar sevebileceğini,
ne kadar sevildiğini,
ne kadar sevilebileceğini.
Ama iş işten geçmiş,
sevgilin, seni seven gitmiş,
yitmiş olabilir.
İşte o zaman üzülme vaktidir.
Yerli yersiz ağlama vaktidir.
İşte o zaman çevrene dönüp,
şimdi ne yapacağım diye sorma vaktidir.
Alacağın cevabı sana söyleyeyim güzelim;
"BİLMİYORUM"
diyecekler, senin dediğin gibi.
Ben biliyorum oysa,
oysa sende biliyordun.
Hep bildin zaten.
Ama öyle olmadın.
Ama artık sen de biliyorsun,
biliyorsun ki,
en azından bir kez gerçekten sevildin ve
yine biliyorsun ki,
bu sevgi bitmeyecek.
En azından ben bitene kadar.
Yaşa..
Doğru bildiğin insanı bul ve
onunla yaşa,
ama bu dostunu sakın unutma.
Bil ki unutulmayı hiç sevmem.
Ve bil ki kurallarım vardır,
herkes buna uymak zorundadır.
- Dostlarım benden önce ölemezler,
- Dostlarım benden çok üzülemezler,
- Dostlarım benden çok sevemezler,
- Ve dostlarımı kimse benden çok sevemez.
Artık Ben'im dost'umsun.
Yaşa bu hayatı sevdiğim,
limon gibi sömürerek,
tüm eksiliğine rağmen tadını alarak yaşa.
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Diyebilseydim
Salı, Haziran 12, 2007 -Kategori: TAKILANLAR
Anladım diyemem ki ! Suçluyum.
Belki ben anlatamadım sana kendimi
Tutuştum, yandım da yokluğunda her gece
Yine gözyaşlarımla söndürdüm kalbimi.Her gün her dakika seni özlerdim
Bitmezdi kederim senin yanında bile
Susardım, gözlerime baktığın zaman
Mermer bir heykelin çaresizliğiyle
Oysa neler düşünürdüm sen yokken
Sana kavuşunca neler söylemek isterdim
Dakikalar bir ışık hızıyla geçerdi
Ayrılık başlayınca ben biterdim.
En kötüsü beni koyup gitmendi
O, öyle bir yalnızlıktı anlatılmaz
Hep yarım kalmış heyecanlar hazlar içinde
Biterdi bir kış, geçerdi bir yaz.
Ve nice yıllar kovalardı birbirini
Gözlerimde gitgide büyürdü mesafeler
Bütün teselliler uzaklarda kalırdı
Bütün çiçekleriyle solardı bahçeler
Ne olurdu saadetlerin en büyüğü
İşte ellerimde al, diyebilseydim
Anlardın ve hiç gitmezdin, değil mi?
Bir gün duyduğum gibi kal diyebilseydim.
Ümit Yaşar Oğuzcan
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
"Anne, beni sen doğurdun değil mi?"
Perşembe, Haziran 7, 2007 -Kategori: TAKILANLAR
"Anne, beni sen doğurdun değil mi?" Yanıt çok zor da olsa dürüsttü. "Hayır, seni hastaneden aldık." Ekim, bir süre önüne gelene "Seni kim doğurdu?" diye sordu. Şimdi 15 yaşında. Evlat edinildiğini biliyor, ama onu seven bir anne ve babasının olduğunu da.
İlk karşılaştığımızda henüz iki aylıktı. Minicik eliyle parmağımı kavrarken, yüzüne kocaman, sıcacık bir gülümseme yayılmıştı.
O günden bu yana aramızdaki sıcaklık artarak sürüyor. O benim çok değer verdiğim, hayatı boyunca izleme sorumluluğunu üstlendiğim bir varlık, en yakın dostlarımdan birinin biricik kızı. Ve bu da onun hikayesi...
Dostum beş yıldır evliydi. Çocuk sahibi olmaya ilişkin tüm çabaları sonuçsuz kalmıştı. Düş kırıklığı içerisindeydi. Bir garip hüzün yaşıyordu. Çocuklarının olmayacağını kabullenmek, eşi içinde kendisi içinde zordu. Yaşamda kocaman bir boşluk, geleceğe ilişkin hedefsizlik, umutsuzluk anlamına geldiğinden.
Bir teklif
Kabul sürecini yaşamalarını, sakinleşmelerini ve toparlanmalarını bekledim.
Ve bir teklifi götürdüm onlara. Evlat Edinmek!!!
Önceleri bu fikir onlara ürkütücü geldi. Uzun süre birlikte tartıştık bu konuyu. Önce dostum, sonra eşi bu fikri kabullendi. Ardından da ailelerini ikna ettiler ve Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğüne başvurularını yaptılar.
Heyecan ve kaygı ile dolu geçen birkaç aydan sonra bir gün beklenen telefon geldi. Yuvaya giderken her ikisinin de ayakları titriyordu. Yuvada yaşamlarını tamamen değiştirecek bir kız bebek onları bekliyordu.
Dört günlük Ekim
İlk anda ona içleri kaynadı ve tüm benlikleri ile benimsediler. Ekim adını verecekleri bebek daha dört günlüktü.
Minik Ekim'in eve gelişi ile birlikte tüm dünyaları değişti. Sevinçleri, üzüntüleri, keyifleri, programları, kısaca her şey Ekim'e odaklandı.
Ekim, yalnızca dostum ve eşine anne babalığı tattırmadı, ailelerinin de çok sevgili torunu, yeğeni, kuzeni oldu. Tüm ailenin göz bebeği olarak büyüdü ve iki yakın akrabanın daha evlat edinmesi için teşvik kaynağı oldu.
Kaçınılmaz soru
Ve dört yaşında kaçınılmaz soru geliverdi... "Anne, beni sen doğurdun değil mi?"
Yanıt çok zor da olsa dürüsttü. "Hayır, seni hastaneden aldık".
Bu yanıtın verdiği tatmin kısa sürdü ve yeni sorular geldi. "Neden hastaneden aldın?" "Beni oraya kim bıraktı?" "Neden sen beni doğurmadın?" Yanıtlar her zaman yalın ve dürüst oldu.
"Beni annem doğurmamış"
Minicik kafası karmakarışık oldu Ekim'in ve bir süre önüne gelene "Seni kim doğurdu?" diye sordu. Arkasından "Biliyor musun?, beni annem doğurmamış, hastaneden almış." dedi. Herkes kendine göre, bunun kötü bir şey olmadığını açıklar şekilde yanıtladı onu.
O yaz onları ziyarete gittiğim bir hafta sonu baş başa kaldığımız bir sırada bana "Neşe, seni annen mi doğurdu?" diye sordu.
Bu sorunun bana da sorulacağını biliyordum ama nasıl yanıt vermem gerektiğine bir türlü karar verememiştim.
Sadece "Evet" dedim. Bir süre sessiz kaldıktan sonra "Biliyor musun beni annem doğurmamış, hastaneden almış" dedi.
Soruları durduran "ayıp"
Saçlarını okşayarak başımı "evet" der gibi salladım. "Sence anne doğuran mıdır? Sevgi verip büyüten midir?" diye sorduğumda uzun bir süre dalgın bir şekilde düşündü ve sonunda "Sevgi verip büyütendir" manasında bir şeyler söyledi.
Orada öylece, sessizce oturduk. Bir karmaşayı anlamaya çabalayan dört buçuk yaşında minik bir çocuk ve kendini onun yerine koyarak duygularını anlamaya çalışan yetişkin bir kadın...
Bir süre soruları, açıklamaları kesildi Ekim'in. Sonra bir gün dolmuşta yanındaki yaşlı adama açıklamada bulunma ihtiyacı hissetti..."Amca, biliyor musun beni annem doğurmamış, hastaneden almış!" Yaşlı adam ters ters bakıp yakınlarından duymadığı bir şekilde yanıtladı onu "sus kızım! Böyle şeyler söylenmez, ayıptır!"
Her şey yolunda aslında!
O günden sonra uzunca bir süre bu konuyu kimseyle konuşmadı Ekim. Ama televizyondaki evlatlık filmlerini de kaçırmaz oldu. Bu filmleri seyrederken sessiz sessiz ağlıyordu. Evcilik oyunlarında da hep bu konu işleniyordu.
Ve dostum bir sabah uyandığında onu baş ucunda kendisini üzüntü ile seyrederken buldu. "Anne, sizin de paranız biterse beni terk etmeyeceksiniz değil mi?" diye sorunca bir terapiste danışmanın uygun olacağına karar verdiler.
Onlara önerdiğim çocuk terapisti önce Ekim, sonra aile ile görüştü ve her şeyin yolunda olduğunu, Ekim'in ayakları yere basan mutlu bir çocuk olduğunu, kısa zamanda bu durumu kabulleneceğini, bu güne kadar çocuğa gösterdikleri tutumun çok doğru olduğunu, çocuğu kandırmak yerine sorduğunda gerçeği söylemelerinin, özellikle açıklamalarının bu yaşlarda olmasının çok isabetli olduğunu söyledi.
Sevildiğini bilmek
Ekim şimdi 15 yaşında. İhtiyaç duyduğunda hala aynı terapiste gidiyor. Evlat edinildiğini biliyor, ama onu çok seven bir anne ve babasının olduğunu da biliyor.
Belki bir gün biyolojik ailesini araştıracak, belki de bulacak. Ama dört buçuk yaşında söylediği gibi gerçek ailesinin " ona sevgi veren, onu büyütenler" olduğunu da bilecek...
Yazımı G. Dolan'ın minik bir hikayesi ile bitirmek istiyorum.
"Birinci sınıf öğrencileri bir aile hakkında tartışıyorlardı. Resimdeki küçük erkek çocuğun saç rengi ailenin diğer üyelerinin saç renginden farklıydı. Öğrencilerden biri o küçük erkek çocuğun evlat edinilmiş olduğunu ileri sürdü ve bunun üzerine bir kız öğrenci "Ben evlat edinilme konusunda her şeyi bilirim, çünkü ben evlatlığım" dedi.
Bir başka çocuk "Evlat edinilmek ne demektir?" diye sordu.Kız öğrenci şöyle yanıtladı onu "Annenin karnında değil, yüreğinde büyümüşsün demektir".
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
ANLADIM...
Pazartesi, Haziran 4, 2007 -Kategori: TAKILANLAR
Bunca zaman bana anlatmaya çalıştığını,kendimi bulduğumda anladım.
Herkesin mutlu olmak için başka bir yolu varmış,
Kendi yolumu çizdiğimde anladım..
Bir tek yaşanarak öğrenilirmiş hayat, okuyarak,dinleyerek değil..
Bildiklerini bana neden anlatmadığını, anladım..
Yüreğinde aşk olmadan geçen her gün kayıpmış,
Aşk peşinden neden yalınayak koştuğunu anladım..
Acı doruğa ulaştığında gözyaşı gelmezmiş gözlerden,
Neden hiç ağlamadığını anladım..
Ağlayanı güldürebilmek,ağlayanla ağlamaktan daha değerliymiş,
Gözyaşımı kahkahaya çevirdiğinde anladım..
Bir insanı herhangi biri kırabilir,ama bir tek en çok sevdiği, acıtabilirmiş,
Çok acıttığında anladım..
Fakat,hak edermiş sevilen onun için dökülen her damla gözyaşını,
Gözyaşlarıyla birlikte sevinçler terk ettiğinde anladım..
Yalan söylememek değil, gerçeği gizlememekmiş marifet,
Yüreğini elime koyduğunda anladım..
''Sana ihtiyacım var, gel ! '' diyebilmekmiş güçlü olmak,
Sana ''git'' dediğimde anladım..
Biri sana ''git'' dediğinde, ''kalmak istiyorum'' diyebilmekmiş sevmek,
Git dediklerinde gittiğimde anladım..
Sana sevgim şımarık bir çocukmuş,her düştüğünde zırıl zırıl ağlayan,
Büyüyüp bana sımsıkı sarıldığında anladım..
Özür dilemek değil, ''affet beni'' diye haykırmak istemekmiş pişman
olmak, Gerçekten pişman olduğumda anladım..
Ve gurur, kaybedenlerin,acizlerin maskesiymiş,
Sevgi dolu yüreklerin gururu olmazmış,
Yüreğimde sevgi bulduğumda anladım..
Ölürcesine isteyen,beklemez,sadece umut edermiş bir gün affedilmeyi,
Beni af etmeni ölürcesine istediğimde anladım..
Sevgi emekmiş,
Emek ise vazgeçmeyecek kadar, ama özgür bırakacak kadar sevmekmiş...
Can yüceL
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
GÖREBİLMEK
Cuma, Haziran 1, 2007 -Kategori: TAKILANLAR
Dedi ki, "Ben ne güzel bir yerdeyim, önüm masmavi bir deniz ve her gün güneş bana gülümseyerek gün başlıyor."
Gökyüzünde küme küme bulutlar pamuk yığınlarını andırıyordu.
Martılar çoktan uyanmış gökyüzünde dans ediyorlardı. O sırada dağ bir de baktı ki, eteklerinde bir minicik fare denize doğru yürüyor.
"İiiiiiiiihhhhhh , bu da ne? Bu küçük fare benim manzaramı şimdi neden bozuyor?"
Onun oradan bir an önce gitmesini istedi ve şöyle bir titredi.
Tepeden aşağıya doğru bir kaç taş hızla yuvarlanmaya başladı. Fare sesi duyunca hemen bir yüksek kayanın üstüne sıçradı ve oraya yerleşti. Düşen taşlarda ona hiç bir zarar vermedi. Farecik de başladı denizin güzelliğini seyre...
Ara ara atlayan zıplayan balıklar denizin duruluğunda küçük halkalar oluşturuyordu.
Deniz dağın sıkıntısını anladı ve dağa seslendi:
"Neden böyle bir günde bir küçük fare için mutsuzluk oyununa başlıyorsun ki? Bak ben dümdüzken balıklar da benim duruluğumu bozuyorlar. Ben onlara kızıyor muyum? Biliyorum ki onlar bensiz ben onlarsız olamayız. Sen de seninle birlikte yaşamak zorunda olanlara kollarını açmalısın. Güneş hiç bulutlara bozuluyor mu? Benim ışınlarımı engelliyorlar diye kızıyor mu?
Kabul et gerçeği, herşey bir şeylerle bütün aslında. Fark ve güzellik de burada. Bu sayede hergün ayrı bir şey öğretiyor bize; her gün ayrı bir ders veriyor. Sen iyisi mi sadece SEYRET, SUS ve DİNLE."
Dağ denize sordu:
"SEYRET, SUS ve DİNLE? O da ne demek?"
Deniz, "Bak... Seyrettiğinde güzellikleri göreceksin... Sustuğunda kendinden başkalarının söylediklerini duyabileceksin...
Dinlediğindeyse onlardan öğrendiklerini uygulama fırsatı bulabileceksin..."
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı



