SAVAŞIN ÇOCUKLARI

Çarşamba, Haziran 6, 2007 -Kategori: SECME HABERLER


Kanada da kurulmus olan savas ve çocuklar adi altinda ki arastirma ekibi, Irakta ki 12 ile 13  milyon arasinda çocugun, savas oncesi ciddi anlamda pskolojik ve fizyolojik travma ile karsi karsiya kaldigini uyariyor.  Saglik, beslenme uzmanlarindan ve çocuk psikologlarindan olusan bu ekip savas öncesi yaptiklari çalismalari anlatan yazilarinda savas öncesi ve savas sirasinda çocuklarin yasadiklari ve yasayacaklari sosyo-psikolojik ve fizyolojik zararlardan bahsediyorlar. Bu calismaya göre (savas ve çocuklar – Kanada 2003) savas baslamadan önce bile çocuklarin  ruhsal ve fiziksel sagliklarinin kotulestigi ve çocuklarin çevrelerinde gelisen gerginliklerden dolayi uykusuzluk, umutsuzluk, beslenme, zihinsel travma, korkulu ruyalar ve konsentrasyon (bir konuya odaklasamama) gibi buyuk sorunlarla karsilatiklari belirtiliyor.

 Savas öncesi Bagdat, Basra ve Kerbala da 100 aile ile yapilan anketlerde elde edilen bilgiler dogrultusunda yaklasik 12-13 milyon Irakli çocugun surekli buyuk bir korku icinde yasadiklarini ortaya cikaran bu arastirmaya göre çocuklarin buyumekten korktuklarini ve buyuklerinin basina gelenlerin onlarinda bir gun basina gelme olasiligi oldugunu dusunmeleri travmanin ne kadar derin yaralar açtigini bizlere gosteriyor.

 Cocuklarin buyuk bir guvensizlik ve korku içinde olduklarini bildiren bu arastirma da bir çok çocugun kabus gördugunu, altlarini istlatma gibi problemler yasadigini, aile icersinde dislanmis hissettiklerini (detachment) ve %40 lik bölumunun de hayatin  yasamaya degmedigini ve depresyon yasadigi bildiriliyor.

 Uzmanlar 5 yasindan kuçuk her 3 cocuktan 2 sinin açliktan ve ishalden dolayi ölumle pencelestigini ve  daha savas baslamadan önce uygulanan ambargodan dolayi  saglik yardimi alamadiklarini ve 1991 savasi sirasinda atilan (depleted uranium) bombalardan dolayi birçok cocugun kanser’e yakalandigini da belirtiyorlar. Simdi yasanilan savasta ise atilan bombalarin olusturdugu psikolojik zararin yanisira  fiziksel zararlarin da uzun yillar devam edecegi ve birçok çocugun kalici fiziksel ozurluluge sahip olacagi gerçegini  kabul etmeliyiz. Populasyonun %60 lik kismi su bulunamadigi icin yasamlarini tehdit eden pek cok hastalikla karsi karsiya kalmaktalar.

 Arastirmayi yapan ekip, Irakli çocuklarin 1 nci Korfez savasindan beri uygulanan ambargodan dolayi kiliniksel boyutlara ulasan bir travma yasadiklarini ve bu travmanin savas boyunca katastrofik yani felaket boyutlara ulasacagini da bildiriyorlar. Nitekim su anda bati medya sinin kisitlida olsa da aktardiklarina bakildiginda çocuklarin, yaslilarin ve özürlü insanlarin, saglik hizmetlerine muhtaç olan insanlarin savastan en cok zarar gorduklerini soyleyebiliriz. Ozellikle savas bölgelerinden çikamayan ve humanitarian yardimin yapildigi alanlara ulasamiyan yasli, özürlü ve çocuklarin yasadigi drama hic bir toplumun hak etmedigi adeletsizliktir ve batinin humanist degerlerine tamamen tezat düsen bir durumdadir.

 Bugün bir cok medya kurulusu savasin altinda yatan nedenleri ve yaratacagi sonuçlari anlatmak ve halki bilinclendirmek yerine, savasi hakli haksiz gerekceleriyle olagan, yasanilabilir, dunyevi bir gerçek gibi sunuyorlar. Hangi güç, hangi anlayis ve hangi gerekçe bir savasi hakli kilabilir. Bir çocugun kalbine nefret tohumlari ekmektir savasin olabilicek en kotu sonucu. O çocuk ki korpecik kalbiyle dünyaya sevgiyle bakan.


 Sezer Domaç (Bsc, Dip/MA in SW)

Beyin Travma Rehabilitasyon Ekibi

Leicester Hastanesi-Ingiltere

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

ATÖLYE MOR KAĞIT

Çarşamba, Mayıs 30, 2007 -Kategori: SECME HABERLER

 

 Atölye Mor Kağıt’ta çalışan kadınlar bu işe hem emeklerini koymuşlar, hem de zamanlarını veriyorlar. Birlikte üretmenin keyfi bir başka. "Daha önceden ne yapıyordunuz?" diye sorduğumuzda "Hiçbir şey!" diyorlar. Ama hatırlatınca her gün evin binbir işiyle ve çocuklarla uğraşmanın da bir üretim biçimi olduğunu kabul ediyorlar. "Biz burada rahatlıyoruz. Para kazanmak istiyoruz, kazanmıyoruz, ama yine de devam ediyoruz," diyor 35 yaşındaki Arife Aydın. Bu yeni işle birlikte evde de durum değişmiş. "Eskiden kocama hiçbir şey söyleyemezdim. Şimdi durum değişti. Artık beni dinliyor, bana karışmıyor. ‘Çocuklar, anneniz artık iş hanımı,’ diyor. Telefonlar geliyor bana..." diyerek üretimle ve Kadının İnsan Hakları Projesi’yle* değişen hayatından bir örnek veriyor 44 yaşındaki Mihriban Çivi.

Bir kağıt atölyesi kurma fikri Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’nun (SHÇEK) Okmeydanı’nda kurduğu Toplum Merkezi’nde ortaya çıkmış. Başından beri atölyede bulunan ve Toplum Merkezi’nde iki yıl gönüllü çalışmış olan Güllü Hançerli, "Toplum Merkez’inde Kadının İnsan Hakları Eğitimi’ni almış olmak kağıt atölyesine katılmak için aradığımız koşullardan biriydi. Fakat kalabalık başlamış olmamıza rağmen daha sonra sayı azaldı. Biz de koşulu Toplum Merkez’indeki herhangi bir kursa katılmış olmak, olarak değiştirdik," diyerek şu an 6 kadının çalıştığı atölyenin nasıl oluştuğunu anlatıyor. Okmeydanı’ndaki kadınlar KİHEP eğitimiyle ev içi üretimden dışarıya açılmış. Atölyede paspartu, albüm, defter, yılbaşı kartı, ayraç gibi ürünler üretiyorlar. Kağıtlar yakın çevreden ya da çocuklarının iş yerlerinden geliyor. Ayrıca yakındaki iş yerleriyle de konuşmuşlar, atık kağıtlarını alıyorlar. "Burada noter var, gittim konuştum, her Cuma iki poşet atık kağıt alıyorum," diye anlatıyor yetmiş iki yaşındaki Sultan Tekin. İş bir tek kağıtla bitmiyor. "Yolda yürürken yaprak topluyorum, kurumuş çiçek topluyorum. Hiçbir şeyi bırakmıyoruz. Ayrıca komşularıma söyledim, demledikleri çayları atmıyorlar. Hepsine birer kova verdim, demlenmiş çayları kovaya atıyorlar, sonra biz de burada çayları yeniden kaynatıp boya olarak kullanıyoruz," diyor Mihriban ve Güllü’nün önerisiyle çayın demini de atmadıklarını, çiçeklerin toprağına koyup gübre olarak kullandıklarını anlatıyor.

Kağıt yaparken toprak boyası ve bitkisel boya kullanıyorlar. Bazen de çay ve soğan. "İki gün çay kaynattık, o suyla çalıştık, birkaç defa da soğanı kaynattık. Soğanın rengi çok güzel oluyor, soğan kabuğu harika renk veriyor," diyor Sultan Hanım. Atölyeye gelen kağıtlar yırtılıp yabancı maddelerden ayıklandıktan sonra merdaneli makineye konuyor. Kağıtlar, makinede iyice hamur oluyor, sonra içine boya katılıyor. Makineden çıkarıldıktan sonra kağıtlar “blender”den geçiriliyor, iyice hamur olsun diye. Ardından leğenlere konuyor. Leğenden ortasına ince tel gerilmiş kasnakla alınıyor. Bir bezin üstüne konuyor, üstüne bir bez daha örtüldükten sonra bezin üstüne ağırlık konuyor, kağıtlar presleniyor. Pres olarak bir mermer parçası kullanıyorlarmış, fakat mermer artık kış nedeniyle her gün yanan sobanın altında... Mermerin görevini ağır bir sunta parçası görüyor. Presten sonra arasında kağıt olacak hamurlu bezler çamaşır gibi gibi asılıyor, kuruduktan sonra da kağıtlar bezlerden ayrılıyor, sertleşsin diye cilalanıyor. Kağıtlar tekrar prese konuyor, ondan sonra kullanıma hazır. İşin her bölümü paylaşılmış durumda. Sultan Hanım şeker rahatsızlığına, Arife de Behçet hastalığına rağmen atölyeyi bırakmayı hiç düşünmemiş.

Ürünlerini pazarlama konusunda atölyede gönüllü çalışan kadınlarla dayanışma içindeler. İlk başta kimse yokmuş ürünleri alan. Ama daha sonra katıldıkları, Harbiye Askeri Müze Kültür Sitesi’nde yapılan Naturel Fuarı’nda çok iyi satış yapmışlar. "Orada herkes yaptığımız işle ilgilendi. Geldiler, nasıl yapıyorsunuz, diye sordular. Bol bol satış yaptık. Bazıları da telefon numaramızı aldı, gelip kağıt almak istiyorlar." Naturel Fuarı’ndan sonra Hediyelik Eşya Fuarı’na katılmışlar, ama orada çok az satış olmuş. Atölyede üretilenler doğal ürünlerin alıcısına hitap ediyor.

Atölye ilk başta Toplum Merkezi’nin içinde kurulmuş, bir ay sonra binanın depremden zarar gördüğü gerekçesiyle Toplum Merkezi kapanmış ve tadilata girmiş. Ne zaman açılacağı belli değil. Böylece yeni bir yer arayışı başlamış. Kimse kağıt atölyesinden vazgeçmek istememiş. Dört koldan yeni bir yer aramaya başlamışlar, sonunda Güllü şu an çalıştıkları atölyeyi bulmuş. Başta amacı Toplum Merkezi’nin de devam edebileceği bir yer bulmakmış, ama olmamış. Bütün malzemeleri kendileri getirmiş, bir de Toplum Merkezi’nin müdürü Necmiye Melemen çok destek olmuş, desteğini hâlâ sürdürüyor. Atölyenin giderlerinin nasıl karşılandığını sorduğumuzda Güllü, "Atölyenin giderleri kadın dayanışmasıyla sağlanıyor. Satıştan kazandığımız parayı da herkesin çalışma saatini hesaplayarak kendi aramızda bölüşüyoruz," diye anlatıyor. Kiranın ödenmesi, su ve elektrik faturası gibi masraflar bir kadın dayanışma ağı ile karşılanıyor.

Atölye Mor Kağıt kadınlar için ikinci ev gibi. Üretim ile kurulan yeni ilişkiler hepsinin yolunu açmış. Atölyedeki kadınlar birbirleriyle her anlamda dayanışma içinde. Birbirlerinin ihtiyaçlarını biliyorlar. Çıkarken bir defter aldım, günün tarihini kağıda düşüp atölyenin bana düşündürdüklerini yazdım. Kağıdın her parçasındaki emeğe saygımla...

Atölye Mor Kağıt

Okmeydanı/İstanbul

Tel: (0212) 244 54 49 – 245 21 09

(0535) 277 91 17

* SHÇEK Toplum Merkezleri’ni Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde açtı. Okuma-yazma, yabancı dil, bilgisayar gibi konularda kurslar veriliyor. Ayrıca merkezin açıldığı bölgenin kadınlarına yönelik bir haklar eğitimi veriliyor. Toplum Merkezleri’nde yürütülen "Kadının İnsan Hakları Eğitimi"ni Kadının İnsan Hakları Projesi-Yeni Çözümler Vakfı, SHÇEK ile birlikte sürdürüyor.

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

KUTUPLARDA BUZULLAR ERİYOR!

Çarşamba, Mayıs 30, 2007 -Kategori: SECME HABERLER

KUTUPLARDA BUZULLAR ERİYOR!

  Son yıllarda gündemden düşmeyen küresel ısınma, beraberinde geleceğe ilişkin farklı senaryoları, farklı yapılanmaları da getiriyor. Küresel ısınma sonucu, kutuplardaki donmuş buz kütlelerinin erimesi ile dünyanın bu en ücra köşesindeki zengin potansiyel enerji bölgelerine ulaşma imkanı doğuyor. Ancak bu kez ülkeler arasında kıyasıya bir yarış, hatta giderek sertleşen bir çekişme söz konusu: Söz konusu bölgelerde kim hak sahibi olacak?”

  Oysa çıkar çekişmesi yerine buzulların erimesinin yaratacağı doğal afetlerle ilgilenmek daha insancıl değil mi? Bu düşünce yapısı değişmedikçe biz bu gezegene zarar vermekten vazgeçemeyeceğiz!
   Eskiden olsaydı Kuzey Kutbu’nda bulunan Hans Adaları’na sahip olmak için hiç kimse kılını bile kıpırdatmazdı. 1.5 kilometre kareden daha az bir yüzölçümüne sahip, eksi 40 dereceye kadar düşen iklim koşullarında foklar ve kutup ayılarından başka hiç kimsenin yaşama şansının olmadığı buz kütlesi için çaba sarf etmenin bir anlamı olmadığı düşünülürdü. Ancak bir süreden beri Kanada ve Danimarka, Hans Adaları’nda kimin söz hakkına sahip olacağı konusunda adeta soğuk bir savaşa tutuşmuş durumda. Her iki ülke de son yıllarda bu bölgeye keşif gezileri düzenleyip kendi bayraklarını dikiyor, kimi zaman iddialarını güçlendirmek için hücumbotlar gönderiyorlar. Peki birden alevlenen bu ilgi niye? İşin sorumlusu "küresel ısınma".

  BAKIR REZERVLERİN ÜÇTE BİRİ BURADA
   Bugüne kadar küresel ısınmanın yol açtığı tahribata, iklim değişikliklerine, kasırgalara, sel baskınlarına, canlı türlerinin nasıl olumsuz etkilendiğine ilişkin sayısız araştırma yapıldı, sayısız rapor gözler önüne serildi. Ancak kutuplarda küresel ısınmadan kaynaklanan bir toprak savaşının gündeme gelebileceği düşünülmemişti. Bilim insanlarının yaptıkları hesaplara göre, küresel ısınmadan dolayı buzulların erimesi sonucu, bu yüzyılın sonlarına doğru, kutuplardaki kuzey Buz Denizi tarih öncesi dönemden beri ilk kez açık su havzası haline gelecek. Bölgede henüz ortaya çıkarılmamış olsa bile geniş petrol ve doğalgaz rezervlerinin bulunduğu tahmin ediliyor. Hatta, ABD Jeolojik Araştırmalar Merkezi’nin yaptığı bir çalışmaya göre dünyanın henüz keşfedilmeyen rezervlerinin üçte biri bu bölgede. Bugün için bu gizli hazineye ulaşmak neredeyse imkansız.

  DENİZ HUKUKU SINIRLAR İÇİN DEVREDE
  Kuzey Buz Denizi’ne kıyı sınırı olan 5 ülke bulunuyor: Rusya, Norveç, ABD, Danimarka ve Kanada. Hepsi de bölgede hak iddia ediyor. Kuzey ülkeleri de, denizler hukukunun sınırlarını zorlayarak bölgeden pay kapma uğraşı içinde.
  Hans Adaları üzerinde yapılan tartışma aslında işin yalnızca küçük bir kısmı. Rus parlamentosu, Bering Boğazı’nın, Alaska ve Sibirya’nın doğru şekilde paylaşımı ve sınırların yeniden belirlenmesi konusunda ABD ile 1990 yılında yapılan anlaşmayı hálá onaylamaya çalışıyor.
  Yine Rusya ve Norveç, Barents Denizi’nde 176 bin kilometre karelik "gri alan" üzerindeki çekişmelerini sürdürüyor. İskandinavya’nın yukarısında bulunan denizin de, zengin petrol ve doğalgaz rezevlerine sahip olduğu düşünülüyor. Massachusetts’deki Hampshire Koleji’nde barış ve güvenlik konusunda ders veren Michael T. Klare’ye göre bu bölgelerde sınırları belirlemek son derece zor.
  Tüm bunlar bilimi, siyaseti ve uluslararası hukuku bir araya getiren yeni tartışmaları doğuruyor. Ülkeler bölgeye araştırma grupları göndererek buzulların erimesi ile değişecek olan şelf alanlarını incelemeye alıyorlar. Örneğin, ABD’de New Hempshire Üniversitesi’nin Okyanus Haritacılığı Bölümü, Alaska’nın kuzeyinde bulunan Chukchi Denizi’ne gönderdiği araştırmacı sayısını iki misli artırdı.


  YENİ ENERJİ KAYNAĞI DONDURULMUŞ METAN
  Bilim dünyasına göre, 50 yıl gibi bir zaman dilimi içinde, Kuzey Kutbu yalnız petrol ve doğalgaz açısından değil, biyolojik ve genetik kaynaklar açısından da büyük önem taşıyacak. Kuzey Buz Denizi’nin olağanüstü koşullarında yaşayan son derece ilginç mikroorganizmaların incelenmesi ile yeni açılımların ortaya çıkacağına kesin gözüyle bakılıyor. Şimdiden Kanadalı ve Japon bilim insanları dondurulmuş metan üzerinde çalışmalar yapıyor. İstenilen ilerleme sağlanabilirse, dondurulmuş metan da yakın bir zaman dilimi içinde geleceğin enerji kaynakları arasına dahil edilecek.

  KUTUP PETROLÜ MEKSİKA PETROLÜNDEN BEŞ KAT MASRAFLI
  Büyük petrol şirketleri, kutuplardaki gelişmeleri şu an için uzaktan izlemeyi tercih ediyor. İncelemeler daha çok üniversiteler ve ülkelerin araştırma merkezleri tarafından yürütülüyor. Petrol ve doğalgaza gereksinim artınca birden gündeme oturan Kutup enerji kaynaklarının işlenmesi hiç de kolay değil. Kuzey buzullarında dondurucu soğukta petrol çıkarmanın maliyeti, örneğin Meksika Körfezi’nde petrol çıkarmaktan 5 kat daha yüksek. Büyük uğraşlar sonunda kalın buz tabakaları delinse bile petrole hemen ulaşılamıyor. Çünkü petrol yatakları buz katmanlarının altındaki suların en az 4 bin metre altında. Sorunlar bunlarla sınırlı değil doğal çevre şartlarındaki bu kontrol edilemeyen değişimler bilim adamlarını çok düşündürüyor ve ani iklim değişikleri olur mu? Sorusunun ortaya çıkmasına neden oluyor.

  DÜNYA ANİ İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ YAŞAR MI?
  Dünya bir ani iklim değişikliği yaşar mı? İşte iklimbilimcilerin üzerinde en çok kafa yordukları ‘korkulu konu’ bu. Öncelikle belirtelim: Bütün iklimbilimciler ‘Evet böyle ani bir tehlike ortaya çıkabilir’ görüşünde. Ama, bazı beklenmedik olaylar olabilir derken, çoğunluk birkaç on yıl daha böyle bir olasılık beklemiyor. Yine de bu konuda kesin şeyler söylemek pek mümkün görünmüyor.

  Yani ani iklim değişikliği de yaşayabiliriz. Ama ne zaman olduğu konusunda anlaşmazlık var. Eğer bu beklenmedik ani dönüşüm yaşanırsa, dünyanın kimi bölgeleri daha yaşanır hale gelirken, birçok bölgede de yaşam boğucu hale gelir... Kışlar çok sert geçer, yollar buzla kaplanır ve kuraklık tarımı öldürebilir. Bu durumda Avrupa ve Türkiye’de kuraklık gündeme gelebilir ve dünyanın büyük bölgelerinde açlık baş gösterebilir.
Biz günlük yaşamımızı alıştığımız tempoda sürdürürken kıyıdan suların çekilmesinden biraz endişelenelim, tsunamilerin 225 bin insanı nasıl öldürebildiğini akıl almaz bulalım, nerede o kışlar karlar diye söylenelim, günlük hava raporlarını izleyeduralım... Dünya ikliminin geleceği üzerine kafa yoran bir grup iklimbilimcinin daha büyük derdi ve korkusu var: ANİ İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ ve KUTUPLARDA BUZUL ERİMELERİ
  Acaba biz hiç beklenmedik bir anda aniden böyle bir tehlike ile karşı karşıya kalabilir miyiz, böyle bir olasılık var mı? Örneğin birden aylarca yağmayan yağmurlar, yakıcı ve kavurucu güneş altında sürekli bir Afrika hayatı ve tarımın tam iflası... Mesela kışın da tam tersi: Yollar sürekli buz tutmuş durumda, arabaları kullanmak mümkün değil, dondurucu soğuklarda titreyen ve ısınamayan milyonlarımız...Buzul erimelerinden kaynaklanan su basmaları, sel felaketleri.
  Felaket tellallığı mı bu? Hayır değil! Neden gerekli olduğunu gezegen boyutlarında anlamamak için direndiğimiz çevre bilinci oluşturma gayreti. Felaket tellallığı olsaydı, o zaman en büyük felaket tellalı, geçen sezon seyrettiğimiz ‘Yarından Sonra’ filmiydi. Anımsar mısınız, orada iklim değişikliği ile bastıran dondurucu kışın hayatı nasıl yok ettiğini?
Tabii o kadarı filmlerde olur... Demeyin öyle... İklimbilimciler filmi abartılı bulsa da, ani bir iklim değişikliği konusunda hemfikirler... Sadece bazı bilimciler birkaç on yıl daha bunu beklemiyor! Ancak konunun son derece önemli olduğu hususunda herkes hemfikir.

   Dünyamızı bekleyen olası böyle ciddi iklim değişikliği sorunu varken ve buzullar erimeye başlamışken onlar eridikten sonraki doğal gaz ve petrol rezervlerine kimin sahip olacağı sorusu bir kara mizah sorusu çünkü yaşanacak sel felaketleri ve diğer doğal afetlerle doğal bir katastrof olmayacağı ne malum? Bu tip zihinler gezegene çok zarar verdi vermeye de devam ediyor, şuur uyanıklığı, çevreye ve gezegene sahip çıkmak bu kadar zor mu? Madde hırsı bu kadar mı kararttı gözlerimizi? Bu sorular ciddi yanıtlar bekliyor!...

Gezegene ve birbirimize sahip çıkmak için ne bekliyoruz acaba?

16.Nisan.2006 Hürriyetten

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Dünyayı bekleyen 10 büyük tehlike

Çarşamba, Mayıs 30, 2007 -Kategori: SECME HABERLER

''İngiliz The Guardian Gazetesi yazarı Kate Ravilious, dünyaca ünlü 10 bilim adamına dünyanın ve insanlığın karşı karşıya olduğu en büyük tehlikeleri ve gerçekleşme ihtimallerini sordu.

On büyük tehlikenin önümüzdeki 70 yıl içerisinde gerçekleşme ihtimalleri, gerçekleştikleri takdirde insanlık üzerinde yaratacakları etkiler ve insanoğlunun bu tehlikelere karşı neler yapabilecekleri, tehlike puanları verilerek değerlendirildi.
KÜRESEL ISINMA
East Anglia Üniversitesi’nden Nick Brooks’un sunduğu tehlikeye göre 21. yüzyılın sonunda ortalama küresel sıcaklık 2 derece artacak ve son 1.5 milyon yılın en yüksek sıcaklıkları hissedilecek. Brooks, küresel ısınmanın insanlığın sonunu getireceğini sanmadığını, fakat bu potansiyele kesinlikle sahip olduğunu belirtti.
70 yıl içinde olma ihtimali: Yüksek  İnsanlık üzerindeki tehlike puanı: 6
TELOMER AŞINMASI
Viyana Üniversitesi’nden Dr. Reinhard Stindl, her hayvan kromozomunun sonunda ‘telomer’ isimli koruyucu kapakların bulunduğunu ve bunların evrim sürecinde hücrelerin çoğalması ile küçülerek koruyuculuklarını yitirdiklerini belirtti. ‘Telomer aşınması’ denen bu olayla Alzheimer gibi yaşlanmaya dayalı hastalıkların artması ve erken yaşta görülmesi ihtimali doğuyor.
70 yıl içinde olma ihtimali: Düşük  İnsanlık üzerindeki tehlike puanı: 8
NÜKLEER SAVAŞ
Liberal Demokrat Savunma sözcüsü Air Marshal Lord Garden, nükleer savaşın teoride insanoğlunu yok etme ihtimalinin çok az olduğunu belirtti.
70 yıl içinde olma ihtimali: Düşük  İnsanlık üzerindeki tehlike puanı: 8
BÜYÜK VİRÜS SALGINI
Virolog Prof. Dr. Maria Zambon, 1918’de 20 milyon kişinin ölümüne sebep olan grip salgınını hatırlatarak küresel ölçekte bir virüs salgınının insan ırkını yok edemeyeceğini belirtti. Prof. Zambon, böyle bir salgının uzun yıllar uygarlıkta ciddi bir gerileme yapabileceğini belirtti.
70 yıl içinde olma ihtimali: Çok Yüksek  İnsanlık üzerindeki tehlike puanı: 3
KÜRESEL TERÖRİZM
St. Andrews Üniversitesi’nden Prof. Paul Wilkinson, kimyasal ve biyolojik silahla yapılacak kitlesel katliamların özgür harekete değer veren günümüz açık toplumlarında engellenmesinin garantisinin olmadığını ve böylesine büyük saldırıların gerçekleşme ihtimalinin çok büyük olduğunu söyledi.
70 yıl içinde olma ihtimali: Çok Yüksek  İnsanlık üzerindeki tehlike puanı: 2
METEOR ÇARPMASI
NASA’nın Dünyaya Yakın Cisimler Programı Bürosu Müdürü Donald Yeomans, ciddi büyüklükte bir meteor çarpışmasının ortalama milyon yılda bir gerçekleştiğini söyledi. Böyle bir çarpışma sonucu atmosfer devasa büyüklükte toz tabakasıyla kaplanacak ve haftalarca güneş ışığını engelleyecek.
70 yıl içinde olma ihtimali: Orta  İnsanlık üzerindeki tehlike puanı: 5
ROBOTLARIN İSTİLASI
Carnegie Mellon Üniversitesi Robotik Enstitüsü’nden Prof. Hans Moravec, 2050 yılına kadar insanın zihin gücüne sahip akıllı robotların varolabileceğine inandığını ve bunların yönetimi ele geçirebileceklerini belirtti.
70 yıl içinde olma ihtimali: Yüksek  İnsanlık üzerindeki tehlike puanı: 8
KOZMİK IŞIN YAĞMURU
İsrail İbrani Üniversitesi’nden Nir Shaviv, dünyanın patlayan bir yıldızdan kaynaklanan kozmik ışın yağmuruna tutulduğu takdirde Buzul Çağı’na girebileceğini söyledi.
70 yıl içinde olma ihtimali: Düşük  İnsanlık üzerindeki tehlike puanı: 4
SÜPER VOLKANLAR
College London Üniversitesi’nden Prof. Bill McGuire, her 50 bin yılda bir süper volkanların patladığını, böyle bir durumda atmosferin sülfürik asitle kaplanarak gün ışığının yitirilebileceğini söyledi.
70 yıl içinde olma ihtimali: Çok Yüksek   İnsanlık üzerindeki tehlike puanı: 7
KARA DELİK YUTAR MI
Harvard Üniversitesi’nden Richard Wilson, kara delikler hakkında sahip oldukları bilgiler dahilinde Dünya’nın bir kara delik tarafından yutulmayacağını söyledi.

Doğanın 10 dev buluşu

Öncelikle biz insanların ve hayvanların bugünkü biyolojik yeteneklerine sahip olmaları, canlıların hangi büyük buluşları sayesinde gerçekleşti? Buluş derken, tanıdığımız kavramın dışına çıkın! İnsanın buluşundan değil, yaşamın henüz hücre, molekül vb. aşamasındayken, milyonlarca yıl süren büyük gelişme serüveni sürecindeki ‘büyük buluşlarından’ gözü, beyni, çekirdek hücreyi keşfetmesinden ve bunları geliştirmesinden bahsediyoruz.

Dünya bugünkü haline nasıl geldi? Tek hücreli birkaç ilkel organizma ve mikroplardan başka hiçbir canlının yaşaması için yeterli oksijenin bile olmadığı bir ortamdan şimdiki atmosfere nasıl ulaştık? Körlükler dünyasından çıkışın yerkürenin sakinlerine kazandırdığı bu mucizevi yaşamın sıçrama taşları hangileri? Bilim insanları, bugüne ulaşılmasında 10 önemli ‘buluş’ veya ‘aşama’da fikir birliğine vardılar. İşte New Scientist’de geniş olarak yayımlanan bu buluşlar...

ÖLÜM
Stratejinin bir parçası

Ölüm de evrimsel stratejinin bir parçası. Her çok hücreli organizma içinde kendi kendini yok edici bir mekanizma da mevcut. Elinizde 5 parmak var, çünkü onların arasındaki hücreler daha siz embriyon halinde iken öldüler. Ölüm olmadan yaşam da olamıyor. Eğer hücre ölümü diye bir şey olmasaydı bugün hepimiz kanser yüzünden ölüyor olurduk. Programlanmış hücre ölümleri günlük yaşamda merkezi bir rol oynar. Bağışıklık sistemi bir enfeksiyon karşısında çaresiz kaldığı zaman, akyuvarlar belli bir sıra içinde intihar ederek iltihaplı bölgeyi temizlemeye çalışırlar. Bitkiler de hücre ölümünü hastalıklara karşı bir savunma aracı olarak kullanırlar. Enfeksiyonlu bölgeyi çevreleyip içindeki hücreleri öldürür ve geri kalan dokulara yayılmasını önlerler.


SÜPER ORGANİZMALAR
Bir arada olup hayatta kalıyorlar
Çok geniş sayıda canlı bir arada, uyum içinde, iş bölümü yaparak ve yemeklerini paylaşarak yaşarlar. Bu süperorganizmalar mikroskop altında incelendi ve bir sürü tek hücreli organizmanın bir koloni halinde bir araya gelerek yaşadığı anlaşıldı. Bu koloni yaşamın avantajları var: Bir arada oldukları için düşmanlara karşı savunmaları daha güçlü oluyor, çevresel etkilere daha dayanıklı oluyorlar ve yaşayabilecekleri yeni alanlar buluyorlar.

FOTOSENTEZ
Yaşamı mikroplara borçluyuz

Fotosentez atmosferi oluşturarak ve yerküreyi öldürücü radyasyona karşı koruyarak dünyayı yaşanabilir hale getirdi. Fotosentez öncesinde dünyada yaşam tek hücreli mikroplardan müteşekkildi. Bu mikropların enerji kaynağı ise sülfür, demir ve metan gibi kimyasallardı. Yaklaşık 3.5 milyar yıl kadar önce bir grup mikrop, kendi gelişimleri için gerekli karbonhidratın oluşturulmasına yardımcı olacak güneş ışığını elde etme becerisini geliştirdiler. Böylece fotosentez ortaya çıktı. Belli bir dönemin sonunda fotosentezdeki evrim sudan oksijen elde etmeye dönüştü. İşte bu noktadan sonra dünyada yaşam süreci hızlandı. Çok hücreli canlılar oluştu. Dolayısıyla yaşamı mikroplara borçlu olduğumuzu unutmayalım.


KONUŞMA
En son icat
Söz konusu insan olunca, en nihai evrimsel icat da konuşma oluyor. Bu bizi diğer canlılardan, bilinç, empati, manevi, ahlaki gibi özelliklerle farklı kılan unsur. Peki neden bu yeti yalnızca insanlara özgü, diğer hayvanlarda özellikle de maymunlarda bulunmuyor. Yanıt, yalnızca insana özgü olan sinir bağlantılarında. Bu ağlar genlerimiz ve deneyimlerle şekilleniyor. Bir anlamda dil, biyolojik evrimin son aşaması. Konuşma yetisi sayesinde atalarımız, kültür diye tanımladığımız kendi çevrelerini oluşturabildiler ve genetik değişimlere gerek olmadan bunu sonraki nesillere aktarabildiler.

ASALAKLIK
Sadece en güçlüler ayakta kalabildi

Parazitler, asalaklar ile onlara ev sahipliği yapanlar arasındaki asırlar boyu süren savaş evrimin en güçlü yapı taşlarından biri oldu. Virüslerden tenyalara bütün parazitler yerküre üzerindeki en başarılı organizmalar oldular. Bakteriler, protozonlar ve virüsler ev sahiplerinin evrimsel gelişimini biçimlendirdiler çünkü ancak en güçlüler, en dayanıklılar ayakta kalabildiler. Buna insan da dahil.


BEYİN
Evrimin tacı sayılıyor

Beyin evrimin tacı olarak tanımlanıyor. Konuşma, zeka ve bilinç gibi nihai insani öğeleri hediye olarak verdi bize beyin... Bir bitki gibi yaşam devrini sona erdirdi. Beyin ilk kez organizmalara çevresel değişimlerle baş edebilmelerinin yolunu göstererek nesillerin sürecini kısalttı. Nasıl mı? Sinir sisteminin iki önemli işlevi var: Hareket ve hafıza. Eğer bir bitki iseniz besin kaynağınız tükendiğinde ölüp yok olursunuz. Eğer kaslarınızı kontrol eden bir sinir sisteminiz varsa, hareket eder, yiyecek, seks ve barınma ihtiyaçlarınızı giderebilirsiniz. En basit sinir sistemi denizanaları ve anemonlarda bulunuyor. Beynin ikinci evrimsel aşaması, hareketlerin bir amaç doğrultusunda yapılmasını sağlayan bir kontrol sisteminin oluşması oldu. İlk dönemlerde beynin işlevi yiyecek bulma üzerinde odaklandı. Doğada bulacağınız her türlü hayvanda beynin ağzın yakınında olması bunun örneği. Beynin bir sonraki aşaması ise duyular. Bu da canlıya duyular sayesinde tahmin etme ya da ne yaparsa ne elde edeceğini bilme yetisini kazandırdı.


GÖZLER
İlk defa 543 milyon yıl önce oluştu

Evrimsel süreçte yaşamın kurallarını sonsuza kadar değiştiren bir yenilik, gözlerin ortaya çıkışıdır. Canlılarda göz oluşmadan önce, dünyada yaşam, denizin üzerinde sakin sakin gezinen yumuşakçalardan ibaretti. Gözlerin oluşumu ile dünya şiddet ve rekabetle tanıştı. Görme duyusunun oluşması canlıları aktif avcılar haline getirirken, korunmak için evrimsel bir silahlanma yarışı dünyayı sarmaya başladı. İlk gözler günümüzden 543 milyon yıl önce, Kambriyen devrinin ilk dönemlerinde trilobit diye tanımlanan ilk eklem bacaklarda oluştu. Yüzlerce petekten oluşan trilobit gözleri günümüzde arı ve sineklerin gözlerini andırıyordu ve muhtemelen ışığa duyarlı çukur dokuların evrimleşmesi sonucu oluşmuştu.


ÇOK HÜCRELİ YAŞAM
16 farklı evrim süreci yaşadı
Tek hücreli yaşamdan çok hücreli yaşama geçiş yaşamın en büyük buluşları arasında. Ve bu hiç de kolay olmadı. 16 farklı ve her biri milyonlarca yıl süren evrimsel dönemeçler aşıldı bunun için. Hücreler güçlerini milyarlarca yıldan beri birleştiriyordu. Hatta bakteriler bile karmaşık koloniler oluşturarak kendi aralarında işbölümü yapabiliyordu. Herbiri, tanımlı görevi olan kalıcı koloniler oluşturdular. Bu kolonilerin kimi beslenmeden, kimi salgıdan sorumlu oldu ve bütün bu işlevleri arasında bağlantılar kuruldu ve eşgüdüm yaratıldı. Kimyasal sinyaller sayesinde çevrelerine karşı bir duyu geliştirdiler. Avlarını yakalayarak beslenmeye, büyümeye, hareket etmeye ve bölünerek çoğalmaya başladılar.

KÜRESELLEŞME SÜRECİNDE BİREYSEL BAKIŞ İÇİN 10 ADIM

Küreselleşmenin

 ‘Birey ve Bireysel Gelişimle’ ilgili kısmını incelersek bazı gerçeklerle karşılaşırız.

Küresel bir anlayışın insani ve ahlaki boyutlarında şu on adım var:

1-Kendine ve başkalarına yanlış yapma hakkına sahip olduğu için saygı duymak;
2-
Kendini bilip, eğitim ve değişim için esnek, uyumlu ve açık zihniyetli olmak;
3-Espri duygusuna sahip olarak hak ve sorumluluklarını bilmek, uyanık ve iyimser olmak;
4-Ruh ve beden ahengini kurmak ve bozulmamasına özen göstermek, doğayla yeni bir işbirliği kurarak, dünya’nın canlı bir bireyi olduğunu hissetmek.
5-Yaratıcı, keşfedici, yenileştirici, riske girici, atak, ekip ruhuna sahip olmak, paylaşmayı bilmek;
6-
İnisiyatif sahibi bir birey olarak yaşamının sorumluluğunu yüklenmek, tek ya da topluca insanlarla birlikte öğrenmek ve büyümek.
7-
İçgüdü, duyular ve zekaya, duyular dışı algılamayı ve sezgiyi ekleyip, anlama ve bilme kapasitesini arttırmak;
8-
Yaşamın her türlü sorunları, güçlükleri ve başarısızlıklarını öğrenilmesi gereken dersler kabul edip olaylarla olay olmadan, kendini eş koşmadan olanı objektif değerlendirmek, zamanla bütünleşmek, rahat akmak;
9-
Beyin kapasitemizin %10-12’sini kullandığımızı anlayarak psikoteknik ve psikolojik olgularla beynin potansiyel gücünden daha çok yararlanmak;
10-
Şuur-vicdan ve bilimi birleştirmek, gelenek ve ruhsal öğretileri teknolojik gelişmeler ile bağdaştırmak yani yaratıcı düşünce ile enerji olan maddeyi barıştırmak.

21. YY insanının  küreselleşme yolunda kullanması gereken bu 10 basit ve yalın ilke, olası pek çok felaketin de değişimine yol açabilir.''

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Salı, Mayıs 29, 2007 -Kategori: SECME HABERLER

KEOPS BİLMECESİ

 

 

 

Kahire'de bulunan "Keops Piramidi"nin

*  12 ton ağırlığında iki buçuk milyon bloktan oluştuğunu,
*  Günde 10 blok yerleştirilmesi halinde, yapımının 664 yıl süreceğini,
*  Piramidin üstünden geçen meridyenin karaları ve denizleri tam eşit iki parçaya böldüğünü ve piramidin dünyanın ağırlık merkezinin tam ortasında bulunduğunu,
*  Yüksekliğinin (164 m)bir milyarla çarpımının güneşle dünya arasındaki uzaklığı verdiğini
*  Taban alanının, yüksekliğinin iki katına bölünmesinin pi sayısını verdiğini,
*  Piramitin içerisinde ultrason, radar, sonar gibi cihazların çalışmadığını,
*  Kirletilmiş suyun birkaç gün piramidin içinde bırakıldığında arıtılmış olarak bulunduğunu,
*  Piramidin içerisinde sütün birkaç gün süreyle taze kaldığını ve sonunda bozulmadan yoğurt haline geldiğini
*  Bitkilerin piramit içerisinde daha hızlı büyüdüklerini
*  Çöp bidonu içindeki yemek artıklarının hiç koku yaymadan mumyalaştıklarını
*  Kesik, yanık, sıyrık ve yaraların piramidin içinde daha çabuk iyileştiğini
*  Piramidin içinin yazın soğuk, kışın sıcak olduğunu
*  Piramit kimin adına yapılmışsa, onun bulunduğu odaya yılda iki kez güneş girdiğini ve bu günlerin doğduğu ve tahta çıktığı günler olduğunu

biliyor muydunuz?

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

...

Salı, Mayıs 29, 2007 -Kategori: SECME HABERLER

LADES KEMİĞİNİN SIRRI

 

 

Bizim, oyun olarak bildiğimiz ladesin kökeni Etrüsk kahinlerine dayanıyor. Bu kahinler, geleceği öğrenmek için tavukları kullanırlarmış. Etrüsk kahinleri bir daire çizip içine tavuk yemi serpiştirerek öğreniyorlarmış geleceği. Çünkü tavuğun yemi yerken, gagasıyla çizdiği harfler, gelecekten haber veriyormuş inanışa göre.

Romalılar da bu alışkanlığı sürdürmüşler ancak bir dönem kemik kıtlığı yaşayınca tavuğun kemiğini oyun aracı olarak kullanmaya başlamışlar. Bizim gibi onlar da kemiği iki ucundan çekiyorlarmış. Kemiğin kimde kalacağını belirleyen şey ise uzun parçayı hangi tarafın kapacağıymış. Yemek tarihçilerinin bazıları lades oyununun kökenini İran'a dayandırırlar.

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Çarşamba, Mayıs 23, 2007 -Kategori: SECME HABERLER

''Anlaşmalı evlilik öğretmen tayinini iptal ettirdi

 

Sivas'ta İngilizce öğretmenliği yapan A.Y., İzmir'de bir banka memuruyla evlendi. Eş durumu özründen tayin isteyen A.Y., 2 yıl sonra eşinden boşanmak için mahkemeye başvurdu. Mahkemede 'Tayin için evlenmiştik.' deyince hakim 'hileli evlilik' gerekçesiyle tayini iptal etti ve öğretmen hakkında dava açtı.

Sivas'tan İzmir'e tayin yaptırmak için evlendiği iddia edilen İngilizce öğretmeninin tayini mahkeme kararıyla iptal edildi. Hakkında 'yalan beyan'dan kamu davası açılan öğretmen, 'hileli evlilik' yapmadığını, sadece 'eşiyle anlaşamadığı için boşandığını' söyledi.

Dokuz Eylül Üniversitesi Eğitim Fakültesi İngilizce Öğretmenliği'ni bitiren A.Y., 1999 yılında öğretmenliğe atandı. 5 yıl Sivas'ta değişik okullarda İngilizce öğretmenliği yapan A.Y., İzmir Gaziemir'de bir banka memuru ile evlendi. Evlendikten sonra eş durumu özründen İzmir'e nakil isteyen öğretmenin tayini, ilgili yönetmelik gereği yapıldı. İzmir'de iki yıla yakın çalıştıktan sonra karı-koca birlikte mahkemeye başvurarak boşanmak istedi. İzmir 4. Asliye Mahkemesi'nde ise kendilerini sürpriz bir karar bekliyordu. 'Neden boşanmak istediğini' soran hakime öğretmenin, 'Aslında İzmir'e tayin yaptırmak için bu evliliği yapmıştık.' cevabını vermesi üzerine hakim; şahısların boşanması, İzmir'e yapılan tayinin iptali ve şahıslar hakkında yalan beyandan suç duyurusunda bulunulması yönünde hüküm verdi. Öğretmen hakkında müfettişlerin yaptığı soruşturmadan da tayinin iptali kararı çıkarken, ilin talebi ve mahkeme kararı üzerine Milli Eğitim Bakanlığı öğretmeni İzmir'den alarak tekrar Sivas'a gönderdi. Bakanlık ayrıca Personel Genel Müdürü Remzi Kaya imzasıyla cumhuriyet savcılığına başvurarak, 'hileli evlilik yaptığı ve yalan beyanda bulunduğu' gerekçesiyle öğretmen hakkında kamu davası açılmasını istedi. Konuyu inceleyen savcılık ise takipsizlik kararı verdi. İngilizce öğretmeni A.Y. ise hakimin verdiği karara itiraz ederek kararın iptali ve tayininin tekrar İzmir'e yapılması için yeni bir dava açtı. Dava İzmir 1. İdare Mahkemesi'nde devam ederken, öğretmen A.Y., 'sorunun tamamen hakimin yanlış anlamasından kaynaklandığını, tayin için evlilik yapmadığını' savunuyor. İngilizce öğretmeni, "Hakim neden düğün yapmadınız diye sordu? Ben de Sivas'ta görev yaptığımı, tayinimden sonra düğün yapmayı planladığımızı anlatmaya çalışıyordum. Hakim beni yanlış anladı ve konuşmama izin vermedi. Beni susturduğu için açıklama yapma fırsatı bulamadım." savunmasını yapıyor. Öğretmenin eski eşi M.G.K. da öğretmen A.Y. ile 'yuva kurmak amacıyla nikah yaptırdığını, nikahın tayinle ilgisinin olmadığını' savunuyor. 'Eşinin Sivas'tan İzmir'e gelmesinin ardından kendisinin askere gittiğini, askerdeyken evliliğin yürümeyeceğine karar verdiğini' anlatan M.G.K., evlilikten beklentilerinin gerçekleşmediği için boşanmaya karar verdiklerini kaydediyor.

Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, sağlık, öğrenim ve eş durumu özürlerinin öğretmenler için tayin sebebi olduğunu hatırlattı. Çelik, hileli evlilik yapanların tespiti halinde tayinlerinin iptal edildiğini kaydetti. MEB'de her yıl yapılan 20 bin tayinden 15 bini eş durumundan yapılıyor. ''

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
« Önceki - Sonraki »

doğru zamanda,doğru yerdesiniz...

TAKI MODELLERİ VE YAŞAMA DAİR HERŞEYİN SAKLAMA KUTUSU http://TUBANIN ARŞİVİ.blogcu.com/

Son Yazılarım

Arkadaşlarım

Kategorilerim

Bağlantılarım

Designed by In Obscuro