HAYATA DAİR

Pazartesi, Haziran 2, 2007 -Kategori: AJANDA

Bir yerlerde tıkanıp kaldığında hayat,
soluk almak güçleştiğinde, yüreğin susup,
mantığın sürüklemeye başladığında ayaklarını,
dağlara dönmeli yüzünü insan.

Yeni patikalar, yeni yollar seçmeli yüreğini ferahlatacak;
yeni insanlarla tanışmalı, yeni keşifler yapacak...

Hep isteyip de, bir gün yaparım diye ertelediği ne varsa,
gerçekleştirmeyi denemeli!

Her geçen gece, ölüme bir gün daha yaklaştığını;
zamanın bir nehir, kendisinin bir sal olup da,
O dursa da yolculuğun devam ettiğini anlamalı.

Baş döndürücü bir hızla geçiyorsa birbirinin aynı günler,
her akşam aynı can sıkıntısıyla eve giriliyorsa,
değiştirmeye çalışmalı bir şeyleri;

küçük şeylerle başlamalı belki; örneğin,
bir kaç durak önce inip servisten, otobüsten; yürümeli eve kadar,
yüreğine takmalı güneş gözlüklerini; gördüğünü hissedebilmeli!

Sağlığını kaybedip, ölümle yüz yüze gelmeden önce,
değerli olabilmeli hayat!

İlla büyük acılar çekmemeli, küçük mutlulukları fark etmek için!

Başkasının yerine koyabilmeli kendini;

ağlayan birine
'gül',

inleyen birine
'sus'

dememeli!

Ağlayana omuz, inleyene çare olabilmeli!

Şu; adaletsiz, merhametsiz dünyaya ayak uydurmamalı;
sevgisiz, soysuz kalarak!

Dikeni yüzünden hesap sormak yerine gülden,
derin bir soluk alıp, hapsetmeli kokusunu içine...

Güneşin doğuşunu seyretmeli arada bir,
seher yeli okşamalı saçlarını...

Karda, yağmurda; sevincine, coşkusuna;
fırtınada boranda; öfkesine, isyanına ortak olabilmeli doğanın!

Bir çocuğun ilk adımlarında umudu;
bir gencin düşlerinde geleceği;
bir yaşlının hatıralarında geçmişi görebilmeli!

Çalışmadan başarmayı, sevmeden sevilmeyi,
mutlu etmeden mutlu olmayı beklememeli!

Ama küçük, ama büyük; her hayal kırıklığı, her acı;
bir fırsat yaşamdan yeni bir şeyler öğrenebilmek için;

Çünkü; hiç düşmemişsen,
el vermezsin kimseye kalkması için,

hiç çaresiz kalmamışsan,
dermanı olamazsın dertlerin;

ağlamayı bilmiyorsan,
neşesizdir kahkahaların;

merhaba dememişsen,
anlamsızdır elvedaların...

Ne, herkesi düşünmekten kendini,
ne; kendini düşünmekten herkesi unutmamalı!

Bilmeli; çok kısa olduğunu hayatın;
hep vermek ya da hep almak için...

Sadece, anlatacak bir şeyleri olduğunda değil,
söyleyecek bir şey bulamadığında da dinleyebilmeli!

Aklı ve kalbiyle katılabilmeli sohbetlere...

Hafızası olmalı insanın;
hiç değilse, aynı hataları, aynı bahanelerle tekrarlamaması için!

Soruları olmalı, yanıtları bulmak için bir ömür harcayacak!

Dostları olmalı, ruhunun ve zihninin sınırlarını zorlayacak!

Herkese yetecek kadar büyük olmalı sevgisi;
ama, kapasitesi sınırlı olmalı yüreğinin ki,
hakkını verebilsin sevdiklerinin;
zaman bulabilsin; bir teşekkür, bir elveda için...

Yaşam dedikleri bir sınavsa eğer;
asla vazgeçmemeli sevmek ve öğrenmekten;

ama,

herkesi sevemeyeceğini de her şeyi bilemeyeceğini de fark edebilmeli insan!

Tıpkı, her şeye sahip olamayacağı gibi...

Zamanın ninnisiyle, uykuda geçirmemeli hayatı!

 

                                            ALINTIDIR

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

HERKESİN BİR ÖYKÜSÜ VAR

Pazartesi, Haziran 2, 2007 -Kategori: AJANDA


Herkesin bir öyküsü var uzun kısa...
kimine ilginç gelen bitmemiş bir hikaye yaşanarak öğrenilecek Çünkü hayat bilinmeyene gebe...
İşte benim de hikayem böyle
ama ben tam 2 yıl önce öldüm onu terketmem gerektiği o yaz gecesinde...
şimdi mevsimlerin döngüsü ve hayatın akışına karışmış yaşıyorum.
Sahi yaşıyo muyum ?
ama onu hala içimde yaşatıyorum. kirletmedim anılarımı...
Anılarıma tutundum hiç bozulmasın benle kalsın diye...
bize yapılanı haketmedik biz.
ben bana yapılanı haletmedim.
kimse aniden bir karar alıp birgün hayatını yıkıp yeniden şekillendirmek için karar alamaz birden...

bu büyük acıların örselenmenin incinmelerin kırgınlıkların bekleme sabrının aşağılanmanın hatta kovulmanın yükünü taşıyamaz yürekte...
çok fazla ve uzun süre verilmiş bir mücadeleydi.
yalnız bir mücadeleydi onunki gibi..
düşünüyorum birlikte verilen bir mücadele olsa bu noktaya gelinir miydi diye..
Her neyse geçmişi sorgulamayı da uzun süre önce bıraktım.
Daha doğrusu beni sevip sevmediğini sorduğumda Bu konuda yorum yapamam cevabında beni gözden çıkardığında...

Resimlerini yaktığım o gece onunla vedalaştım ben...
tek dileğim mutlu olması...
iyi ve mutlu olması...
Bazen acı veriyorsa ve biz katlanma kapasitemizi aştıysak ve o sevgilinin aslında yanımızda olmasığını anlamışsak yapılacak olan brakıp gitmektir.
Sevgi bazen vazgeçmektir.
vazgeçirdiler oysa o kılını bile kıpırdatmadı..
bize sahip çıkması gereken noktada suskun kaldı...

Acıyı göğüsleyebilmek...
sevdiğin için ölebilmek
tapınma gibi sevmek...
göğüslemek acıyı...
ne amaç için olduğu da önemli
2 kişi olunca aşılırmış zorluklar
biz 2 kişi değildik ...
akıntıya çekilen kürek gibiydi direncim...
yanımda yoktu
belki de hiç olmadı..
yada o da benim gibi vazgeçti

Birşeyi ne kadar ve ne için istediğin çokönemli elini taşın altına koyabilmeli seven bir yürek gerekirse bedel ödeyebilmeli inançtır sevmek...

ona onun için gerekirse ölebileceğimi söylemiştim bir gün...
gülmüş ve yakışır demişti....

ayrıldığımız gece beni neden sevdiğini hatırlıyor musun diye sormuştum ona anımsamadı..
oysa anımsamalıydı.
beni neden seviyorsun demiştim suskun kaldı

oysa beni kaybetme riskini almaması gerekirdi evlerinden kovulduğum gün ağlayarak kapıdan çıkmak yerine benim elime yapışıp beni de kendiyle dışarı sürükleyebilmeliydi başkalarının bizim için aldığı kararlarda bizi hatırlatabilmeliydi bana batırılan her bir iğnede beni savunabilmeliydi beni küçük gördüklerinde incindiğimde duyarsızlık duvarına sığınıp benden uzaklaşmamalıydı bugün yanında değilsem bizi koruyamadığımız için istemediler o da savaşmadı bir insan ne kadar yalnız savaşır yalnızsa ne için savaştığının savaştığı insanın yanında yer almadığını artık farkettiyse savaşmasının yanlız savaşmasının anlamı kalmadıysa vazgeçmektir bazen beni neden sevdiğini unuttu bizi unuttu o halde vazgeçmeliydim bende acı kapasitem dayanma direncim dolmuştu...

beni neden sevdiğini
nasıl geçirdiğimizi yıllarımızı...
yıllar önce sevdiğini sandığı o kızı görmeliydi oradaydım yanındaydım..
brakmasaydı kaymazdım avuçlarından
zordu yumruğunu sıkmak
bedeli vardı korumanın saklamanın....
ben vazgeçmeden önce o çoktan vazgeçmişti bizden bizim için insanlarn bize yaptıklarına suskun ve kayıtsız kalmıştı...

seven insan hani mücadele ederdi
gerçekten severse dağları devirirdi...
yalanmış sevdalar
bu pazar babalar gününde içi buruk olacak biliyorum
yanında değilim oysa ruhum yanına gidip onu kollarıma almak istiyor
bir çocukmuş gibi
yıllar önce ağlarken yanında olduğum gibi
ve o ben ağlarken yanımda olduğu gibi...

bir rüya gördüm ve uyandım
umarım benden çok seveceği insan da onu sever
onun için hala dua ediyorum ve mutlu olmasını diliyorum

biz bizi koruyamadık
saldırdılar..... incittiler.... aşağıladılar....yıprattılar....

bundan sonraki hayatında
kendi hayatı ve geleceği için alacağı kararlarda
başkalarının onayı değil kendi ne kadar ve için istediği ve sevdiğini
unutmamasını diliyorum
hayat bize sunulur seçimlerimizle ve Allahın izniyle şekillendiriz.

ne istediğini bilmek
neden istediğini
ne kadar istediğini

uğruna ölecek kadar sevmek
ve gerekirse artık
sevgin sana ve karşındakine acı veriyorsa
vazgeçmeyi bilmek
işte budur sevmek
karşılıksız çıkarsız sonsuz sevebilmek
zordur ....
karşındaki için yaşarsın karşındaki için görürsün
karşındakinin gözüyle görebilmek
çok zordur gerçekten sevmek

o artık benim sevdiğim adam değildi
çünkü
kalbi nasırlaşmıştı...
ben onu neden sevdiğimi biliyordum
ve o halini sevdim...
ve o hali hep zihnimde...

sevginize sahip çıkın
onu koruyun ve saklayın..
ne pahasına olursa olsun
gerekirse bedel ödeyerek...
ama birlikte
aynı yöne bakın aynı yöne koşun
o zaman yanınızdaki insanı yitirmemiş olursunuz
sevgi hep sizinle olsun...

Ani Toros

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

YEDİ ÇARPI YİRMİ DÖRT SAAT

Cuma, Mayıse 22, 2007 -Kategori: AJANDA



Pazartesiden Pazara haftanın yedi gününden. Hepsi sanki söz birliği etmişcesine içinde bir parça hüznü, bir parça kırgınlığı, çokça acı ve gözyaşını, bir o kadar da tebessüm ve mutluluğu aynı anda barındırır. Kahkahalar attığımız bir günün akşamında göz pınarlarımızdan süzülen göz yaşlarına engel olamadığımız çok olmuştur. Yada tüm ümidimizi kaybettiğimizi sandığımız bir günün sabahında yaşadığımız güzel saatlere inanmakta zorlanırız, kalbimiz deli deli çarparken.

Aslında her biri bizleri yeni heyecanlara, yeni deneyimlere, yepyeni tatlara davet eder nefes aldığımız süreç boyunca. Kimi başta kimi sonda ne fark eder ki. Sonuçta yaşandıkça an be an, hepsi bize özel, bize ait anılarda yer etmeyecek mi?

Haftanın ilk gününe Pazartesi demişiz bir kere, kurtuluşu yok. Özellikle çalışan kesimin, hatta öğrencilerin pek sevmediği, sevemediği gün. Tatil sonrası disiplini, çalışmayı, sorumluluklarımızı hatırlattığı için mi acaba? Geç kalkmaya, miskinlik yapmaya alışkın, dinlenmekten yorgun bedenlerin binbir zorlukla sıcacık yataklarını terk edişleri ile daha sabahın ilk ışıklarında başlar bugünü çabucak tüketme duygusu. Gün içinde, hafta sonu unuttuğumuz sıkıntılara, yığınla faturaya, iş yerindeki çekemezliklere merhabayla daha da derinleşir. Akşam olduğunda yaşanan tüm yoğunluk omuzlarınıza öyle bir çöker ki, günün bittiğine yeterince sevinemezsiniz bile.

Salı, haftanın ikinci günü. Ama eskilerin deyimi ile sakın ola ki yeni bir işe başlamayın. Çünkü başlanan her şey yarım kalır, sallanır. Bu nedenle işe başvuracaksanız ertesi gün çuvala mı girdi? Yeni bir dikiş için o güzelim kumaşı bugün mü keseceksiniz yoksa. Sakın ha! İyisi mi bugün kendinize iltimas yapın, başlayacağınız işlere yeni bir adım atmadan eskilerle idare edin. Belli mi olur, bakarsınız eskiler haklı çıkar da yeni işiniz günlerce, hatta aylarca sürünür. Oldu mu şimdi, keşke başlamasaydınız…

Haftanın en masum günü geldi bile, işte Çarşamba, haftanın ortası….Bizim buralarda semt pazarı da kuruluyor. Trafik keşmekeşi, sıcak yaz günlerindeki o nahoş kokuyu saymazsanız güzel bir gün. Ya sizin oralarda?

Perşembe, bugün mutlaka çamaşır yıkayın. Yoksa bile yaratın. Neden mi? Zengin olursunuz da ondan. Hadi durmayın öyle, eskiler demişlerse vardır bir bildikleri.

Ne o, şimdiden heyecanlı tempolarınızı duyar gibiyim. Evet işte Cuma karşınızda. Özlemle beklenen, hatta iple çekilen haftanın son çalışma günü. Peki ya çalışmayanlar, emekliler ,ev hanımları sizler için? Sizler de yakınlarınız adına seviniyorsunuz biliyorum, onlarla daha çok bir arada olmak adına.

Son yıllarda iş yerlerinde hafta sonunu ve tatili anımsatan spor kıyafetlerin tercih edildiği bugünde, her şey daha bir kolay yaşanır, daha bir kolay kabul edilir. Yüklüce ev ödevleri, okumak amacı ile koltuk altına sıkıştırdığımız raporlar bile. Nedense batmaz, acıtmaz bir yerlerimizi. Çünkü ertesi iki gün için tatil ve özgürlük sinyalleri çoktan alınmıştır bir yerlerden. Programlar yapılmış, gidilecek yerler, uğranılacak kafeler, aranacak arkadaşlar hepsi bugüne sığdırılmıştır.

Cumartesi-Pazar … işte beklenen, özlenen iki özgür gün, tatil günü. Sabahın kör karanlığında çalan zil sesine paydos. Gönlümüzün istediğini, istediğimiz saatte yapma lüksüne sahibiz bugünlerde. Cumartesi günü ve gecesi tatilin buram buram yaşandığı gündür ama Pazar günü özellikle öğleden sonrası için küçük küçük sıkılma sinyalleri başlamıyor mu sizlerde de? Bu sıkıntı ve iç kararması Pazartesi yeniden başlayacak yoğun koşturma için olmasın sakın. Pazar sabahları ailece yapılan o sıcacık ve sevgi dolu kahvaltı saatlerini ise parantez içinde yazmadan geçemeyeceğim. Nedense Pazar sabahları yaptığımız kahvaltılar kadar lezzetlisine hiçbir gün rastlayamadım.

İşte birkaç paragrafa sığdırdığımız günleri bitirdik bile. Ne kadar çabuk değil mi? Aslında yaşarken de bu denli hızla tüketiyor, günleri haftalara, haftaları aylara ekleyerek yaşıyoruz. Bize getireceği mutluluk ve hüzünleri ile elimizde uzun süre tutacağımızı sandığımız ama bir su misali akıp giden günler…

AN’ların farkına vararak ve nefes aldığımız her saniyenin tadını çıkararak yaşamak asıl önemli olan.

Sözlerimi Edward de Bono’nun çok sevdiğim bir cümlesi ile noktalamak isterim “Yarının bugünden daha iyi olacağı ümidi ile yaşamak yerine, hemen bugün, yarın uyandığınızda kendinize bir önceki günden biraz daha iyi hissetmenizi sağlayacak bir şeyler yapabiliriz.”   


Belgin Eryavuz Ekim 2004

Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

İyice bak bu resime ve dinle...

Perşembe, Mayıse 14, 2007 -Kategori: AJANDA





Şimdi sana bir yangından arta kalan kül kalıntılarını bırakıyorum. Dedi. Olsun dedi. Ağlamadı. Çünkü içinden ne çıkarsa onuda götürebileceğinden korkuyordu. Sustu. Dişini sıktı, dişi değil ama kalbi kırıldı. Uzun süre kim “nasılsın “ dese “iç güveysinden hallice” diyemedi. Çünkü üzerinde bir iç güveysi ezikliği ve burukluğu vardı hala içinde onu yaşattığı için!

Gidişi çözüm sayanlar kalamayanlardır. Kalış, bir sorumluluk bir özveri ummanına dalıştır. Gitti ama gitmek istediği için değil kalamadığı için. Hali bir paranoyak bir hasta görünümündeydi. Reteçelerinin rengi hep yeşildi ama onun içindeki ve beyninde ki alev kırmızılığına çare olmuyordu ilaçlar. Sustuğunda midesi bulanmıştı konuşmalıydı, kendi kendine kendini anlatarak teselli ederdi. Öyle yalnızlaşırdı ki bazen aynada gördüğünü başkası sanırdı. Ağladıkça müşvik bir elle kendi yanağına dokunur kendi kendine, ağlama, derdi.

Çünkü gözlerinde gözü kalmıştı. Ağladıkça içinden onun çıkacağını düşünürdü ve mecburi ve keskin bir yutkunmayla susardı. Sonra içi ağlardı ama kimse görmezdi.

Nerede adı geçse saçma sapan bir içdürtüyle ayağa kalkardı. Ölmüş birinin adı anılmışcasına hemen gözleri dolardı. Acı ve boğazını yakan bir yutkunmayla susardı.

Bazıları sevmek derdi bu hale. Genelde, sevmek diyenler, bu hali uzun süreli aşamayanlar ve hiç bilmeyenler olurdu. Sadece romanlarda ve ucuz türk filmerinde gördüklerinden, sevmek, derlerdi. İşin ciddiyetine varan ciddi insanlar bnun geçici bir süre ölmek olduğunun farkındaydılar. Belki kabre koyulmazlardı, belki öte tarafı görmezlerdi ama bu dünyada ki kendilerinin kendileri için hazırlamış olduğu cehennemde mahşer gününü değil belki ama kavuşacakları günü beklerlerdi.

Gidişi çözüm saydı çünkü kalışı saymayı bilmiyordu. Uzun kilometreler yoktu gittiği yere ama upuzun bir kahır vardı yollarda, ve bir o kadar gurur.

Artık, bütün yaşadıkları ondan artıktı. Doyulduğu için değil, sadece kibarlık zannedip tabakta bırakılan saçma bir artık kadar artıktı.

Memleket meseleleri beyinlerini yorardı ama onlar yorulmazdı. Aynı memleketin uzun soluklu gençleriydiler. Ya da en azından yaşları ve fiziki görünümlerinden dolayı öyle görünüyorlardı.

Tatlı bir gülüşü vardı kalış gibi, mutluluk dedikleri o görünmez ve sığ olan denize dalış gibi.

Hep soyutla somut arasına sıkışan çelişkili ve çelimli duyguları vardı. O gitti tek kaldı. Ama kaldı.

Gidişi çözüm olmadığını bildi için kaldı. Binbir olumsuzluk içinde sevdiği için, bu sevgisine bir sevgiye inanmak kadar, kendisi kadar inandığı için kaldı. Yalnız kaldı, ama kaldı.

Bazıları bu kalışı kendini mutsuzluğa ve bunalıma itmek olarak değerlendirir. Ama ciddiyet sahibi ve ciddi insanlar bu harekete erdem der. Çünkü sadece erdem sahibi insanlar böyle bir tutum tutabilir (tutacak bir tarafı olmadığı halde)...

Biri gitti, öteki yalnız kaldı. Aynada kendi yanağını müşvik bir elle okşayacak, içinden çıkmasından korktuğu için ağlarken, boğazını yakarak yutkunacak kadar değişik bir ruh hali vardı.

Kendi kendini kelimeleriyle avutmaya çalışacak kadar çaresizdi. Veya bu çaresizlik, aslında ona bahşedilen en büyük çareydi. Kendi kelimeleriyle kendini teselli etmeye çalıştığı için...

Gidişi çözüm sandı, kalamadığı için. Ve maalesef çözüm sandığı, hayatında ki en çözümsüz soruydu.

O kaldı sadece inandığı için yalnız kaldı ama kaldı. Eğer o da kalsaydı...... Neyse varın gerisini siz doldurun...

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

PRENSTİ, KURBAĞA GİBİ ÖLDÜ !

Perşembe, Mayıse 14, 2007 -Kategori: AJANDA

Öpüştü prens olsun diye. Oysa hala kurbağa idi. Zaten prens olması saçmaydı. Çünkü onu öpen prenses değildi. Ayrıca prensi öpünce kurbağa olmayacağı gibi kurbağayı öpünce de prens olmazdı.

Prens olmadı çünkü onu öpen prenses değildi. Doyasıya öpüştü dakikalarca, bazen onlarca kez sırf prens olsun diye ama bir türlü kendini prens yapacak prensesi bulamadı hep başka dudaklardı onu öpen. Başkalaşımı dolmuş, larvasından çıkalı uzun bir zaman olmuş, bir kurbağalama sitili yüzebilen bir kurbağa.

Kendinden geçercesine değil, masum bir öpücükle onlarca kez öptürdü kendini ama bir türlü prens olamadı. Boşu boşuna günaha girdi. Hiç yoktan yıprandı dudakları. Her öpüşmede başkasını aldattı. Öpüştükçe pişman oldu pişman oldukca öpüştü....

Gece saatlerinde karşı binaların her hangi bir katında yanan ışıktan mutluluk duyabilecek kadar yalnızdı. Herkes uyuyunca o uyanırdı. O uyanınca herkes uyurdu. Yani sizin anlayacağınız, genelde yalnız kalırdı, günün o günlüğünü oluşturan saatlerde.

Onlarca kez dudaklarını yıkardı. Her öpücükte onlarca kaygı ve şüphe uyanırdı göz bebeklerinde tek amacı prens olmaktı. Çünkü o kurbağa değildi. Bir büyüydü bu ve eğer onu gerçek bir prenses öperse prens olabileceğine tüm kalbiyle inanıyordu.

Geçmiş zamanla çekimlenmiş bir fiilin yüklemliğini üstlendiği zamanlarda, herhangi bir sarayda prens olmalıydı. Baksanıza hiçte diğer kurbağalar gibi davranmıyordu. Onu bir kere bile dilini çıkartıp sinek yakalarken görmedim. Kesinlikle geçmiş zamanlarda bir prens olmalıydı. Veya genleri mutasyona uğramış bir kurbağa. Yoksa bu kadar değişikliği bir arada bulunduran bir kurbağa olamazdı. Evet o bir prensti geçirdiği başkalaşım fazla gelmiş olmalıydı ki kurbağa olmuştu.

Kendini prenses sanan ve aslında hiç biri kraliyet ailesinden gelmeyen bütün kızlara kendini öptürdü. Ama ihtiyaçtan dolayı, başka çaresi olmadığından dolayı. Prens olmalıydı evet muhakkak bir prens olmalıydı. Her öpücükten sonra etrafın dumanlanmasını bekler ve birden prens olarak hayata devam etmeyi ümit ederdi. Ama her seferinde hiçbir şey değişmez kurbağa yine kurbağa olarak kalırdı.

Kahve fallarında mutluluk arardı. Fincanı bir o yana bir bu yana çevirir gelecekten haber sorardı. Ama nasıl bakarsa baksın fincan, nereden bakarsa baksın kahve telvesiydi. Umursamazdı inatla bakardı her seferinde mutluluk arar gelecekten haber sorardı kahve fincanından. Sağa sola çevirip saçma sapan figürlere anlamlar yüklemeye çalışırdı. Ama bu fincanda yüklem bulunmazdı. Ne yana çevirse fincan, nereden baksa kahve telvesiydi gördüğü...

Prens olmak için, mutlu olmak için onlarca yol denedi. Olmadı. DNA testlerine baktırdı. Doğum kayıtlarına mutlaka bir yanlışlık olmalıydı. Çünkü o prens doğmalıydı. Ama hiçbir uğraş sonuç vermedi. Bir sürü prensese kendini öptürdü ama nafile çünkü onların hiç biri gerçek prenses değildi. Boşuna dudakları yıprandı. Hiç yoktan günaha bulandı.

Kahve fallarında mutluluk aradı. Prens olmak istedi. Olmadı...

Yaşlandı. Beneklerindeki yeşillikler soluklaştı.

Ve bir akşamüstü cırtlak ve kendisinin çıkartmaktan nefret ettiği ama iletişim için çıkartmak zorunda olduğu vııırrrrakkkk sesleri eşliğinde öldü. Kurbağa olarak öldü. Oysa o prensti.

Eğer gerçek ve büyüyü bozabilecek olan prensesi bulabilseydi. Şimdi ona asil bir devlet töreni yapılacaktı. Öldü günahkar ve dudakları yıpranmış bir kurbağa olarak...

Sinekler kondu üzerine. Öldü. Kurbağa olarak. Oysa o asil ve soylu bir prensti...


Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

KADERİNİ KENDİN ÇİZ

Çarşamba, Mayıse 13, 2007 -Kategori: AJANDA

'myspace

Doğarken elimize tutuşturulan boş film kareleri, yaşantımızı sarıveren acı tatlı tüm olayların üzerimizdeki etkisiyle renklenip, ileride hatırlayacağımız güzellikler halini
Almaya başlayıncaya kadar biz fark etmeden doluverir. Yaşantımızın sonlarına yaklaştığımızda ise birer film şeridi gibi gözlerimizin önünden akarlar, buna bazen hüznün gözyaşları, bazen acı özlemler, bazen pişmanlıklar, bazen de unutulmaz mutluluklar eşlik eder.

Her yeni yol ayırımı ve verdiğimiz, vermek zorunda olduğumuz yepyeni kararlar…İşte kaderimiz yada bir başka deyişle alınyazımız. Peki tüm yaşadıklarımızda, acı tatlı tüm olaylarda bizim hiç mi rolümüz, hiç mi katkımız yok dersiniz? Gerçekten de herkes kaderini mi yaşar sadece? Bence hayır. Sadece kadere, sadece alınyazısına inanmak, ona boyun eğmek olmaz. Çünkü bir yere kadar olaylar sizi alıp sürüklese de,bir köşe başında karar vermek zorunda olan yine sizlersiniz. Kendi iç sesiniz, hisleriniz ve mantığınız. Bir şekilde sağa yada sola gitmek, giderken diğer yoldaki tüm olasılıkları elinizin tersi ile itmek zorundasınız, hem de seçtiğiniz yolun size neler getireceğini bilmeden, bilemeden. Seçtiğiniz yol belki sizi bulutlarla kavuşturacak kadar size yakın olacak, belki de "keşke" nin o dayanılmaz kıskacı arasında bırakacak.

Ama başınıza gelen ve gelecek olan her ne ise tüm yaşamınızdan sadece siz sorumlusunuz. Hatalar, keşkeler…elbetteki olacak. Önemli olan onlardan ders çıkarıp
bir sonraki yol ayırımında kendi lehinize kullanabilmek. Öyle değerler vardır ki, bunlar gerçekten de bizim seçimimizle ilgili değildir. Doğduğumuz şehir, ailemiz, sosyal statümüz bunlar bize doğarken verilen ilk değerlerdir. Kendi kendimize yetecek yaşa gelene kadar yaşadıklarımızda öyle. Ama ya sonrası…Yani yol ayırımlarında karar verecek durumda olduğumuz andan itibaren her şeyin sorumluluğunu üstlenmiş oluyoruz. Hayatımızı yaşamak adına. Bize verilen boş kareleri doldururken; seçtiğimiz arkadaşlar, gittiğimiz okullar, mesleğimiz, hayat arkadaşlarımız, çalıştığımız işler…hepsi bize ait kararlarla örülüdür. Kendimizi yaşamın içinde ve onca kalabalıkta yapayalnız, bomboş hissederken, bir anda önümüze çıkan ve bizi yüreğimizden yakalayan insanları hayatımıza sokup sokmamakta yine bize ait karardır. Bazen iç sesimize kulak verip onlarla tüm güzellikleri yaşamak adına cesurca kararlar verir; bazen de var olan düzenimizi bozmamak adına mantığımızı devreye sokup bucak bucak kaçarız. Hiç umulmadık bir anda bir yerde karşılaşmamız kaderin bir cilvesi; onun devamı ise bizim kendi tercihimizle oluşan bir film karesidir sadece. Sonuçta ya derin bir pişmanlık ya da güzel bir birliktelik ve yaşanan hoş anılar sizi bekliyor olacaktır.

Hayatımıza kılavuzluk eden işaretleri çözmeyi bilip, kendimize en güzel şekli ile yorumlamaya çalışmak…İşte işin esprisi burada sanırım. Ama hangi tercihi yapacak olursanız olun, cesaretiniz asla kaybetmeyin. Değişikliklerden, yeniliklerden kaçmayın. Hayatınızın süs çiçekleridir onlar. Kendiniz korumak adına kapalı bir kutu içinde yaşamak yerine hayatınızı renklendirin. Süs çiçeklerine de fırsat verin. O film karelerini en tatlı hatıralarla doldurmak, yolun sonuna geldiğinizde pişman olmamak için. Dolu dolu yaşayın, gökkuşağının her renginden kendinize yeni güzellikler keşfetmeyi öğrenin.

Kaderinizi güzelleştirmek içinde öncelikle olumlu düşünmeye çalışın ve yürekten inanın. Bir şeyi çok ister ve gerçekten inanırsanız hayalleriniz gerçekleştirebileceğinizi ise asla unutmayın.

Yaşam öyle kısa ki, ertelemeye gelmiyor, siz siz olun sakın yaşamı ertelemeyin. Hiçbir şeyin hayatta garantisi olmadığını da unutmayın.Yarın hiç olmayacakmış gibi dolu dolu yaşayın hayatınızı. Bazen deli dolu, bazen dingin, ama yüreğinizin sesine ayak uydurarak ve her bir dakikasından zevk alarak.

Yatırımlarını daima mutluluk üzerine yapanlardan ve verdiği kararların arkasında cesaretle duranlardan olup, bunun keyfini sürün. Cesaretsizliğe köle olanlar gibi "keşke" lerin derin girdabında boğulmayı ise aklınıza dahi getirmeyin.

Şu anda yepyeni bir yol ayırımında olabilirsiniz. İçiniz kıpır kıpır, hafif bir endişe zaman zaman içinizi doldursa da, heyecanla ve cesaretle karar vermeyi bekliyorsunuz. Terazinizin bir kefesine kaybedeceklerinizi koydunuz, diğer kefesine ise sadece umutlarınızı. Mantığınız size engel olmaya çalışsa da iç sesiniz umutlarınıza sımsıkı bağlanmış durumda bırakmak istemiyor. Can Dündar'ın dediği gibi köprüleri yakmaya hazırsınız yeni köprüler kurabilmek için. Seçtiğiniz yolun her adımında görülmeye değer bir manzara, her köşesinde bir sürpriz, her dönemeçte unutulmaya yüz tutmuş duygular ve heyecanlar sizi bekliyor biliyorsunuz, hissediyorsunuz.

Şu anda hayatı geriye bakıp anlamayabilmeyi değil, ileriye doğru alabildiğince yaşamayı istiyorsunuz. İşte kaderiniz ellerinizde, haydi artık ne duruyorsunuz?


Belgin Eryavuz

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

AŞK'A MEKTUP

Salı, Mayıse 12, 2007 -Kategori: AJANDA

'myspace

''Biliyorum kırgınsın bize… Biz insanlar, seni kirlettikçe kirlettik. Seni şekilden şekile soktuk, iflah olmaz egolarımız sayesinde… Biliyormusun, artık adın cinsellikle eşanlamlı kullanılmaya başladı. Kendimizden utanabiliriz!

Eski fotoğraflarda kaldın artık, küf kokulu mekanlarda… Geçmişinle avutuyoruz kendimizi, kaybettiklerimize hüzünlenerek… Seni özlüyoruz. Gerçek olan ‘seni’ özlüyoruz! Bunca çirkinliğe rağmen, güzel kalman beklenemezdi. Bunca pisliğin içinde o temizlik çok görüldü sana…

Biliyormusun, ‘sadakat’ nedir, bilmez olduk. Şimdilerde çiçek çiçek geziyoruz. Modaymış öyle diyorlar. Alışkanlık yaptı nefislerimize… Sadık kalmak ‘out’ diyorlar, ihanet ‘in’… ‘in’ ve ‘out’lar arasında bir yaşam sürüyoruz. Bize sunulanlarla yaşıyoruz. Hoşumuza da gitmiyor değil…

Sana yalan diyorlar artık! Alaylı cümlelerin vazgeçilmezi olmuşsun.

Önceleri ‘karşılıksız’ değer verilirmiş sana… Menfaatsiz düşler kurulurmuş. Şimdi sen bir yana, selam alıp vermede dahi hesap yapar olduk biz insanlar…

Önceleri ‘yüce duygu’ diye başlanırdı seni anlatmalar, şimdi ayaklar altında geziyorsun, haramzade yurdunda…

Maneviyata dair eser yok artık buralarda, senide kendimize benzettik. Var iken sen ‘yok’ ettik! Kalplerde sen yerine şimdi kimler var? Bu dünya böyle işte, sana ‘Fransız’ bize yerli… Eski filmlerde olmasa hep unuttuk seni…

Arada bir esiyorsun aklımıza işte… Bizden iğreniyorsun değil mi? İğrenmekte haklısın. Eminim ki, bizi hiçbir zaman affetmeyeceksin. Bunca pisliğin içinde seni koruyabilirdik…

Gözbebeklerimiz ‘sen’ diye bakardı, şimdilerde hırsla bakıyor, madde hırsıyla…

Biz ‘biz’ olmaktan çıkıyoruz çünkü seni kaybetmişiz. Seni kaybetmek, kavgayı yitirmek, manayı terk etmek…

Seni çocuk saflığında hissedebilmeyi özledik…

Karanlıklarda yaşıyoruz artık, güneşe hasret yani sana hasret… Doğmanı bekliyoruz yeniden bu kalplere… Gel desek gelirmisin yeniden… En güzel destanları yazarız bıraktığımız yerden yine…

Bizi affet ey aşk…

Bizi affet!''

Afşin SELİM

'myspace

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

YAŞAMAK, SEVMEK ve ÖĞRENMEK

Salı, Mayıse 12, 2007 -Kategori: AJANDA

'myspace

Aşıklar sadece daha iyiyi umut etmeyi değil,
onu yapmak için çaba göstermeyi de öğrenirler.
Aşkı sıradan şeylerin tutsağı yapmak, onun tutkusunu almak
ve onu sonsuza kadar yitirmek demektir.

Gerçek sevgi, kimin daha kârlı çıkacağını düşünmeden
bir insana vermeyi düşünmektir.

Engellere üzerinden aşılacak fırsatlar olarak bakarsak
sadece çözüm bulmakla kalmayız,
kendimizin genel sorun çözme yeteneklerimizi de artırırız.

Sevgi yetişmek için en verimli toprağı sunar bize.
Sevgi, eski yaraları açmak değildir, onları kapatmaktır.
Ayağa kalkıp yaşamaya devam etmek demektir.

Kalp; tutkularımızın yaşadığı yerdir.
Çok narindir, kolayca kırılır ama inanılmaz derecede esnektir.
Kalbi aldatmaya çalışmanın anlamı yoktur.
Onun yaşaması bizim dürüstlüğümüze bağlıdır.

Yaşam; sevgiyle de korkuyla da yürütülse her zaman
bir serüvendir. Korku; yaşamın sınırlandırılmasıdır, hayırdır.
Sevgi; yaşamın özgürlüğe kavuşturulmasıdır. “Evet” deyin.

Derdin ne kadar oturmuş, görünüşün ne kadar umutsuz,
yanlışın ne kadar büyük olduğu hiç fark etmez.
Sevgiyi yeteri derecede anlamak hepsini yok edecektir.

Olgun insan, pek çok yol, pek çok çözüm ve
pek çok sonuç olduğunu bilir. Sevgi kusursuzlukta ısrar etmez.
Ama kim olduğumuz ve nasıl davrandığımız arasındaki
önemli ilişkiyi fark etmemizi gerektirir.

Ne kadar akıllı ya da duyarlı olursa olsun
herkesin yanlışlık yaptığını ve herhalde de yapmaya
devam edeceğini görüp bilmek rahatlatıcı bir şeydir.
O yüzden; neden kusurlarımızı kabul edip,
insan soyuna katılmıyor ve rahatınıza bakmıyorsunuz?

Kendilerine inananlar ve yaşadıkları an’a güvenenler
yaşamı en keyifli bulanlardır. Bunlar, geçmişin pişmanlıklar değil,
anıları depolayacak bir yer olduğunu, geleceğin korku değil,
umutla dolu olması gerektiğini öğrenmişlerdir.
Ve bizim sadece günümüze ihtiyacımız vardır.

Sevmekle geçen bir yaşam; asla sıkısı olmayacaktır.

“SENİ SEVİYORUM” demekten asla bıkmayın ve sakınmayın.

Sadece kalp için hasat zamanı yoktur.
Sevgi tohumu sonsuza dek yeniden ekilmelidir.
 

Leo Buscaglia

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Hayatın Farkında Olmak

Cuma, Mayıse 8, 2007 -Kategori: AJANDA


''Gözlerimizi sabah açmamız ile gece kapamamız arasında geçen bir günde, algıladığımız hayatımızı, galaksilerle, yıldızlarla dolu şu sonsuz evrendeki mavi kürenin yüzünde yaşarız. Herkesin bir acelesi vardır, bir yerlere yetişmeye, işlerimizi tamamlamaya, ihtiyaçlarımızı gidermeye, sıkıntılarımızla mücadele etmeye çalışırız. Ve bu gezegende herkes gündelik hayatta, kendi kurgusundaki dünyada yaşayıp gider. Acaba ekosistemi oluşturan dış dünyanın ne kadarını algılayıp bir farkındalık içinde oluyoruz. Sokaktaki kediyle hiç göz göze geliyor musunuz isteyerek; kaç kez başınızı kaldırıp gökteki bulutlara ve maviliğe hayran hayran bakıyorsunuz? Ağaçların yapraklarının rüzgârdaki sesini duyup dinliyor musunuz? Evinizin penceresinden beyaz bulutların altındaki dağlara bakıp da bu manzaranın içinde eksik olduğunuz hissi ile içiniz burkuluyor mu? Zihnimizde önceliği olan; saatlik, günlük ya da haftalık meseleler ile sürekli meşgul iken, hemen gözlerimizin önünde gerçekleşen değişimleri, güzellikleri ve kozmik senfoniyi fark edemiyoruz. Bir an işlerinizi unutup hayal edin. Bir şekilde dünyadan uzaklaştığınızı varsayın, sizi alıp başka bir galaksiye götürdüklerini hayal edin. Sizi götüren uzay mekiğinin penceresinden geriye bakın. Evlerin çatılarını, sonra yeşil tarlaları ve ağaçlıkları, denizi, bulutları ve en son olarak da gittikçe küçülüp kaybolan mavi bir yuvarlağı göreceksiniz. Artık her şey geride. Içinizi bir hüzün kaplıyor. Hiç oturup da üzerinde düşünmediğiniz ayrıntılar, hayalinizde canlanmaya başlıyor. Önemsemediğiniz nice anılar o kadar değerli oluyor ki sizin için; hatırlıyorsunuz artık, sokaktaki sarı kedinin size miyavladığını, bulutların akşam güneşi ile kızıllaştığını ve sürekli şekil değiştirdiğini, denizin dilinizdeki tuzlu tadını, yanağınıza düşen yağmurun serinliğini, çimenlerdeki çiğ tanelerinden yansıyan gün ışığını. Tüm bunlardan uzaklaştınız, sanki evinizden ayrılmış gibi bir ayrılık hissi var içinizde. Meğer dünya, içindeki tüm süsleri ile ne güzel bir evmiş bizim için diyorsunuz. Sonra gözlerinizin önünden geçi-yor yaşadıklarınız. Bir ağacın dibinde otobüs beklerken aslında o ağaçla yalnızlığınızı paylaştığınızı fakat, söylediği şarkıları hiç duymadığınızı düşünüyorsunuz. Şimdi ne kadar da önemli bu ayrıntılar, dünyadan uzakta iken. Keşke toprağa daha çok dokunsaydım, kim bilir ellerimde neler hissederdim dünyaya ait. Şimdi yağmurun altında sırılsıklam olmak için nasıl bir özlem, duyuyorum. Oysa dünyada iken ondan kaçmıştım. Her şeyi hatırladıktan sonra bir şeyi daha hatırlayacaktım uzakta iken. Ve bu hüzün yerini pişmanlığa bırakacaktı. O güzelim evimizi nasıl da harab ettiğimizi, mavi halısını nasıl da kirlettiğimizi. Çatısında gedikler açıp, yeşil olan her şeyi yakıp, çirkin renkli kötü tablolar astığımızı. Evimizin içini zehirli dumanlarla doldurup sularını içilmez hale getirdiğimizi. Sıradan bir ev değildi bu. Bizimki gibi bir hayat yaşıyordu ama bizim için yapılmıştı. Bizim evimizdi o. Yıkılıp giden tuğla evler gibi değildi. Zemininde yürürken güvendeydik. Günbatımı ile gün doğumu arasında sanat eserleri ile dolu canlı bir evdi. Ne acı ki farkında değildik hiçbir şeyin. Sanki her şey tüketilip sindirilmek için vardı. Hırsla etrafımıza duvarlar ördük. Etraflarındaki dünyanın farkında olup kuşlara yuva yapan, insanların ruhlarını su sesleri ile ferahlatan atalarımız evimizi hep korumuşlardı. Oysa biz de çocukken her şeyi görürdük. Bulutları koyunlara, ejderhaya ve birçok hayalimize benzetirdik; çimenlere yatıp göğü seyrettiğimiz günlerde. Kelebeklerin ardından koşardık, cezp ederdi renkleri bizi. Sürülmüş tarlalara inen leylekleri incelerdik. Bilseydik, bir gün gözlerimizi alışmışlıkla perdeleyip dünyayı yıpratacağımızı, çocuk kalbimize keder dolardı. Dünyadan uzakta, ormanla birlikte yanan hayvanların gözlerindeki masumiyet, acımadan devirip öldürdüğümüz ağaçlar, hatta sevgili için koparılan çiçeklerin avuçlarımızda yavaşça soluşu, yüreğinizi acıtıyor. Şehrimize doldurduğumuz sokak lambalarını arttırdıkça, yıldızları söndürdük gözlerimizde. Arabalarımızın motorlarının gürültüsü arttıkça doğadaki sesleri işitmez oldu kulaklarımız. Biz bu mavi boyalı evimizde olan hiçbir şeyden daha güzelini yapmadık; çünkü, kadim günlerden beri hep var olan dünyanın ve onu dünya yapan hiçbir şeyin farkına varamadık. Yeryüzü, "ben buradayım, aç gönlünün gözlerini" dercesine sarsıldığı zaman görür gibi olduk onu; ama, kulaklarımızı kapattık isteyerek. Hayalimize devam edelim. Bizi geri getiriyorlar dünyaya. Artık farkına varacağız; çünkü, ayrılığı tattık. Yaşayan her şeyi canla başla koruyacağız. Kozmik senfonideki binlerce ensturmanı ayırt edeceğiz. Yolda yürürken ağaçlara dokunup ellerimizle hissedeceğiz. Çiçekleri koklamaya zaman ayıracağız ve her şeye hayret hisleri ile yaklaşacağız. Böyle bir insan evine zarar verir mi? Bu hayali yolculuk yaşamımızda bir tür uyku halinden uyandırdı bizi. Insan da, ilişkiler, dengeler, ölçüler, yaşam döngüleri ve her şeyden oluşan ekosistemin bir parçası. Bir süre sudan çıkan bir balığın suyun farkına varması gibi bu hayali yolculuğa çıkıp bize ait bir çizgiyi, su ile havayı ayıran çizgiyi bulmalıyız.''



Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

GEÇ KALMIŞLARA...

Pazartesi, Mayıse 4, 2007 -Kategori: AJANDA




''Umutlarımız, ideallerimiz falan vardı bizim bir zamanlar. Mutlu olmaya çabalıyorduk, sanki mümkünmüş gibi. Küçücük insanlardık biz, bitmez tükenmez mücadeleler içinde. 

 Bana sorsan ne olduğunu bilmezdim gerçekten. Şimdi de bildiğimi sanmıyorum ya. Aşığım diyorum ama bunu söylemek bile tuhafıma gidiyor. Aşkın kendisini, mektuplarını ve ona dair onlarca şeyi anlamsız bulurken onunla ilgili yazıyor olmak… 

Üst üste birikmiş günlüklerde mi kaldı gerçekten her şey? Buna inanasım gelmiyor. Bir buçuk yıldır peşimi bırakmayan bu bunalım beni tüketiyor mu, yoksa güçlendiriyor mu emin olamıyorum. Ama öldürmediğine göre de… Haklı olmalı Nietzsche. 

Bilmiyorum, senden kaçışım mı her fırsatta bu şehre gelişim? Burada aramak mı yoksa dört yapraklı yonca adını verdiğim hayal ürününü? Ya şimdi oraya, senin şehrine, temelli gelmek isteyişim... Bu da, umudu kestiğimden mi? Ve sadece sormakla yetindiğim bir sürü soru… Kocaman bir soru işaretiyim nihayetinde. Başka bir numaram yok. 

Hatırlıyorum da... Kasetlerdeki teşekkür kısımlarını bile heyecanla okurdum. İlaç prospektüslerini… Mutluymuş gibi… Nerden bilebilirdim hafızası sıfırlanıp yeniden programlanacak bir makine olduğumu? Yüklenecek yazılımın hatalı oluşunu?.. Galiba bilemediklerimiz hep fazla oluyor öğrenebildiklerimizden. Evet, heyecanlıydım. Yeni bir şehir, yeni insanlar gibi beylik laflar hiç de yavan gelmiyordu o zamanlar. İtiraf etmek gerekirse, bunu seviyordum bile. O umarsız umursamazlıktan önceydi tabi hepsi. 

Biliyordum, herkes başka da düşünse, her daim gardını almış, savaşmaya hazır da olsa, yenilmek, yenmek saçmaydı, berabere kalınabilirdi ancak. Birinin başka birini yenmesi(ni düşünmesi)nden daha saçma ne olabilirdi ki? Belki iyi olan kazanabilirdi, ama yine de gülümsememi engelleyemezdi bu. Hayat koca bir iktidar mücadelesi. Komplekslerimizi yarıştırıyoruz. Kimin daha azsa, o kadar şanslı. O kadar mutlu. O kadar… Hepsi o kadar… Hem insanları yutan ve sonra bambaşka biri olarak kusan o şehre daha ne kadar dayanabilirdim? Hele bir de aşık olursam?.. 

Yine de bir şeyler çekiyor beni, şehrine. Gelmeyi istiyorum… Çok istiyorum. Her gün aynı yerde oturup beklemek istiyorum seni. Nasıl olsa bir gün gelir umuduyla. Gelmeyeceğini de bile bile… Ama en çok Pierre Loti’de… Geleceğini sanıyorum. Ama benim seni beklediğimi bilsen, yine de gelir misin, doğrusu bundan emin değilim. Yeni hikayelerinle, yeni hikayelerimle karşılaşabilir miyiz tesadüfen? Bilmiyorum. O kadar çok şey bilmiyorum ki… 

Zaman gerçekten de alışmayı öğretiyor insana, unutmayı imkânsız kılarak... Nakavt olmuş ama yerden kalkmasını hâlâ beceremeyen bir boksör gibiyim. Öldüm belki de o sert yumrukla, farkına varmadım. Üst üste mevsimler geçtikçe ben hâlâ umuda dair şarkılar söylüyorum, içimdeki karanlığı inkâr ederek. 

Kararsızlık mesajları yazıyordum önceleri, sonradan hepsini aptalca bulduğum. Okuyordun. Sonra yine o gitar kursuna gidiyorduk. Tarlabaşı’ndan inerken o gürültüye ‘seni seviyorum’ eklemek istiyordum. Başaramadım… Sadece bir kez söyleyebildim: Beni terk ettiğin gündü! Şaşırdığını görmüştüm gözlerinde. Asıl şaşıransa bendim galiba. Bildiğini sanıyordum. Nerden bilecektin ki?

Öyle yorulmuşum ki hep seni gördüğümü sanmaktan. Çölde susuz gezerken vaha görmek gibi. Çok da haksız sayılmazdım aslında, çoğu da benziyordu sana. Tam alışıyordum. Sonra tam o gün Sirkeci Garı’nda çıldıracağımı düşünmüştüm. Çıldırmadım… O bir buçuk yılın hiçbir gününde çıldırmadığım gibi, o gün de çıldırmadım. Dedim ya, alışmayı öğreniyoruz, bunu isteyip istemediğimizin bir önemi yok. 

Şimdi her şey çok başka. Çok şey geçti, değişti. Sakin düşünebiliyorum ve beni var etmeyen o şehirde bir hikayem olduğunu anımsıyorum. Biten bir hikayeyle başlayan ve karanlıkta el yordamıyla devam eden, sonunu hiç bilmediğim, hiç yazmadığım, yazmaya asla cesaret edemediğim bir hikaye… Sahipleniyorum, o benim hikayem. 

Zaman aktı, geçti. Çok düşündüm, çalıştım. Çokça törpülendim. Bazen bizzat kendim, bazen hayata... Şimdi kocaman bir kutum var, bir köşede. İçinde dostlarımın ve yalancı dostların mektupları yan yana duruyor. Zaman geçtikçe çoğalıyorlar, okumuyorum. Zamanın geçtiğini buradan anlıyorum. Rüzgâr esiyor, savruluyorum. Mektuplar çekmecede. Cevabı gelmiyor çekmece mektuplarının. Ve ben bir rüzgârdayım, yol alıyorum. Rüzgâr nerede kesilirse orada iniyorum. Yeni bir rüzgâra dek, oradayım. 

Doğrusunu söyleyeyim mi, sıkıldım ben. Çok sıkıldım! Ama ne istediğimi biliyorum artık. Neye ihtiyacım olduğunu biliyorum. Anladım… Öğrendim… Çok açık: Sana ihtiyacım var benim. Seni sevmeye ve senin bunu bilmene… Tüm bunları sana söyleyebilmeye… Gözlerinin içine kenetlenmiş gözlerimi görmene ihtiyacım var.

Hayatımda ilk kez bir şeyden bu kadar emin oluyorum. Bedel ödedim ben. Ağırdı belki, adaletsizdi, ama ödedim. Bedel ödemeyi hak etmedim. Ama bedel ödediğim için de bunu hak ettim işte. Bir şey olmadı, yaşıyorum, buradayım. Bundan sonra da burada olacağım. Sadece son bir rüzgâr bekliyorum şimdi. Kendi yelimi kendim yaratmadan önce son bir rüzgâr… Beni senin şehrine atacak bir esinti… Sonra da orda olacağım. Sıkılmadan, yorulmadan o tepede bekleyeceğim seni… Galiba sen değil, hayalin yetecek bana. ''    

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
« Önceki -

doğru zamanda,doğru yerdesiniz...

TAKI MODELLERİ VE YAŞAMA DAİR HERŞEYİN SAKLAMA KUTUSU http://TUBANIN ARŞİVİ.blogcu.com/

Son Yazılarım

Arkadaşlarım

Kategorilerim

Bağlantılarım

Designed by In Obscuro