İNSANIN VE DOĞANIN YAPTIKLARI ÜZERİNE
Perşembe, Haziran 5, 2007 -Kategori: TAKILANLAR
Doğa hala sürprizlerle dolu… Özellikle deprem söz konusu olduğunda…
İnsanların yaptıkları ise, doğanın yaptıklarını aratacak nitelikte…
İki felaket; deprem ve savaş… Biri doğa, diğeri insanın eliyle gerçekleşen ve yaşamı zehir eden… İkisi de hüzün verici… Yıkıcılıkları alabildiğine… Bağışlanmaması gereken hangisi? İnsan eliyle yapılanlar… Doğadan gelen başlıyor ve bitiyor…Önüne geçemiyorsunuz, bir anda oluveren ama çok yüksek sarsıntı yaratan yaşamda, duygularda…Sonucuna katlanıp daha az zararla nasıl çıkabilirsiniz, savaşını veriyorsunuz, aklınızı ve insanlık niteliğinizi kullanarak. Öbür taraftan, insandan gelenler ise yaşamınızın önemli bir sürecini mahvediyor. Üstelik de haksız yere.
Bakıyorsunuz, Güney Asya mahvolmuş depremden. Arkadan gelen görüntüye de bakıyorsunuz körpecik, sevdalarının hiçbirini doyasıya yaşamamış, insan olarak dünyaya vereceklerini henüz tamamlamamış gencin ülkesini savunmak amacıyla ölüme bile bile, diri diri gitmesi… Canından başka vereceği silahı olmadığından. Haksız yere işgal edilmiş ülkesini kurtarmak için…
Çocukları bile umursamayan, masumiyeti görmezlikten gelen, bir haksızlığı protesto etmek adına, kendileri bir başka haksızlığa neden olan rehineciler… Bir yönetimin haksızlıklarına kızıp, içinde bu haksızlıkta payı bulunmayan bir çok kişinin de ölümüne sebep olan kulelere saldırılar… Orada ağabeyi ölen bir gencin Türkiye’ye gelip, kendi yönetimini eleştiren nitelikli bir konuşma yapması, ailesinden bir insanı kaybetmesine karşın haksızlığın yanında yer almaması.
Aslında size muhtaç bireylerin, ulusların sanki siz ona muhtaçmışsınız gibi gösterme çabasıyla sizden istediklerini alması, hak etmediklerine kadar…Ya da gereksinmeler karşılıklı aslında, ama…
Bir ülke; kültürel birikimle oluşmamış, gelişmemiş. IQ ile hareket edip para kazanmış ve silaha yatırmış. Dolaylı yollardan değil, doğrudan ülkelerin bağımsızlığına, haklarına, kültürüne tecavüz etmesi gündeme oturmuş… Başka ülkelerin ise, kültürel birikiminden de kaynaklanan nedenlerle duygusal zekayla hareket edip diğer ülkelerin bağımsızlığını çaktırmadan tehdit etmesi…Aynı renk kapılar ama farklı renkte yola çıkıyorlar. Sonuçta her ikisi de durmadan alıyor, doymak bilmeden. Biri kabaca, diğeri nazikçe… Ya verene ne dersiniz?
Gücün gösterisi; dilde, ekonomide, eğitimde, en doğal hak olan yaşamda…
Gücün gösterisi; yukarılarda kalabilmek ve zengin bir hayat sürebilmek yani şahsi çıkarlarını her şeyin üstünde tutabilmek adına insanlık onurunu çiğnemek, başkalarının hakkını yemek…Yine bu nedenle kendisine ait, ülkesine ait var olma nedenlerine ve diline sahip çıkmamak. Bu konuda çalışmak yerine, hazıra konmayı tercih etmek. Beraberinde esaret geliyormuş umursamamak… Başkalarının yaşam hakkını, kendi lüksüne harcamak…
Diğerlerinin ise; yaşamı kucaklaması, hayata sarılanların yanında yer alması… Yardımcı olması…Kişilikli, nitelikli tavır göstermesi. Yaratması, ama olumluluk adına. Yok edilen, edilmesi düşünülen diğer yaşamların yanında yer alması. Yazması, çizmesi, bedenini siper etmesi, yüreğini açması, yürümesi, konuşması, koşturması, eğitimde yer alması…
Yaşamak onurla ve dostla…
Yaşamı var etmek;
güzellikle, iyilikle…
Yarınlarda görüşmek üzere…
Öğr. Gör. Tülay Çellek - 2.1.2005 / İstanbul
YTÜ Sanat ve Tasarım Fakültesi (SANTAS)
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
YAŞAMAK, SEVMEK VE ÖĞRENMEK
Perşembe, Haziran 5, 2007 -Kategori: yap
Aşıklar sadece daha iyiyi umut etmeyi değil,
onu yapmak için çaba göstermeyi de öğrenirler.
Aşkı sıradan şeylerin tutsağı yapmak, onun tutkusunu almak
ve onu sonsuza kadar yitirmek demektir.
Gerçek sevgi, kimin daha kârlı çıkacağını düşünmeden
bir insana vermeyi düşünmektir.
Engellere üzerinden aşılacak fırsatlar olarak bakarsak
sadece çözüm bulmakla kalmayız,
kendimizin genel sorun çözme yeteneklerimizi de artırırız.
Sevgi yetişmek için en verimli toprağı sunar bize.
Sevgi, eski yaraları açmak değildir, onları kapatmaktır.
Ayağa kalkıp yaşamaya devam etmek demektir.
Kalp; tutkularımızın yaşadığı yerdir.
Çok narindir, kolayca kırılır ama inanılmaz derecede esnektir.
Kalbi aldatmaya çalışmanın anlamı yoktur.
Onun yaşaması bizim dürüstlüğümüze bağlıdır.
Yaşam; sevgiyle de korkuyla da yürütülse her zaman
bir serüvendir. Korku; yaşamın sınırlandırılmasıdır, hayırdır.
Sevgi; yaşamın özgürlüğe kavuşturulmasıdır. "Evet" deyin.
Derdin ne kadar oturmuş, görünüşün ne kadar umutsuz,
yanlışın ne kadar büyük olduğu hiç fark etmez.
Sevgiyi yeteri derecede anlamak hepsini yok edecektir.
Olgun insan, pek çok yol, pek çok çözüm ve
pek çok sonuç olduğunu bilir. Sevgi kusursuzlukta ısrar etmez.
Ama kim olduğumuz ve nasıl davrandığımız arasındaki
önemli ilişkiyi fark etmemizi gerektirir.
Ne kadar akıllı ya da duyarlı olursa olsun
herkesin yanlışlık yaptığını ve herhalde de yapmaya
devam edeceğini görüp bilmek rahatlatıcı bir şeydir.
O yüzden; neden kusurlarımızı kabul edip,
insan soyuna katılmıyor ve rahatınıza bakmıyorsunuz?
Kendilerine inananlar ve yaşadıkları an'a güvenenler
yaşamı en keyifli bulanlardır. Bunlar, geçmişin pişmanlıklar değil,
anıları depolayacak bir yer olduğunu, geleceğin korku değil,
umutla dolu olması gerektiğini öğrenmişlerdir.
Ve bizim sadece günümüze ihtiyacımız vardır.
Sevmekle geçen bir yaşam; asla sıkısı olmayacaktır.
“SENİ SEVİYORUM" demekten asla bıkmayın ve sakınmayın.
Sadece kalp için hasat zamanı yoktur.
Sevgi tohumu sonsuza dek yeniden ekilmelidir.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
BENDEN İKİ MSJINIZ VAR !
Perşembe, Haziran 5, 2007 -Kategori: YAZI TAHTASI
BENDEN GOOGLE,
BAŞLARKEN;ÖNCELİKLE BLOĞUMDA BÖYLE BİR DİALOG İÇERİK ÖZELLİĞİNE SAHİP,BLOG SAHİBİ İLE BİREBİR,ÖZNEL İLETİŞİM NİTELİĞİNDEKİ YAZILARI TERCİH ETMEDİĞİMİ BELİRTMEK İSTİYORUM.YANİ O YAZAN İLE OKUYAN ARASINDAKİ BİLİNMEYENLİK GİZİNİN VE BUNUN GETİRDİĞİ MERAK ÜZERİNE KURULMUŞ,SORGULAYAN BİR BLOG TARAFTARIYIM.OKUYUCU SİZİN HERŞEYİNİZİ BİLİRSE,BİR SÜRE SONRA ONDA MERAK UYANDIRMAMAYA BAŞLIYORSUNUZ DİYE DÜŞÜNÜYORUM.YANİ BLOĞUMU KURARKEN BAŞLANGIÇ HEDEFİM ÖĞLE ''ŞUNU YAPTIM,BUNU ETTİM,BU KEDİM,BU KÖPEĞİM,BU ÇOCUKLUK ARKADAŞIM TARZI,GÜNCE NİTELİĞİNDEKİ YAZILAR OLMAYACAK DEMİŞTİM.
BU BİRAZDA GÖRECELİ BİR KAVRAMDIR DİYE DÜŞÜNÜYORUM,YANİ BENİM BLOG İÇERİĞİM BUNU GEREKTİRİYOR,DERLEME,TOPLAMA AMAÇLI BİR DOSYA DİYELİM BEĞENMİŞİMKİ BURAYA ALMIŞIM ÖĞLE DEĞİLMİ?
BEN BLOĞUMU DAHA ÇOK,KENDİM İÇİN OLUŞTURDUĞUM GEREKLİ,OLMAZSA OLMAZ,ELZEM,BANA BİRŞEYLER VEREN,YADA BENİ İFADE EDEBİLECEK BİLGİLERİN TOPLANDIĞI,BENİ TANIMLAYAN DEĞERLİ BİR ARŞİV OLARAK NİTELENDİRİYORUM
GERÇİ BENDE SONRADAN KENDİ YAZILARIMIDA EKLEYEREK BU ÇİZGİNİN DIŞINA ÇIKTIM AMA YİNEDE BLOĞUMUN KURULUŞ AMACI BUDUR BELİRTMEK İSTEDİM.
BUNU SİZLERLE PAYLAŞMAK İSE,KISACA;''BEN BUNLARI OKUDUM,ÖĞRENDİM,BEĞENDİM,ALIN SİZİNLEDE PAYLAŞIYORUM'' DEMENİN BİR İFADESİDİR DİYE DÜŞÜNÜYORUM.BLOĞUMUN OLMADIĞI ZAMANDA,AYNI DÖKÜMAN,AYNI İÇERİK BİLGİLER BENDE BULUNUYORDU.ANCAK ŞUNU BELİRTMEK İSTERİM Kİ,YANLIŞ ANLAŞILMASIN,BLOG İÇERİĞİ YUKARIDAKİ İFADE ETTİĞİM GİBİ OLANLARI ELEŞTİRİYORMUŞUM GİBİ ALGILANMASIN.HER FİKRE VE DÜŞÜNCEYE SAYGI DUYMAYA ÇALIŞIRIM BEN.BLOĞUMUN BİR BAŞVURU KİTABI,ANSİKLOPEDİK DEMEYELİMDE,BİLDİRGEÇ TARZI BİR DERLEME OLARAK DÜŞÜNÜLMESİ GEREKTİĞİNİN ALTINI ÇİZMEK İSTEDİM SADECE.
ASIL KONUYA GELECEK OLURSAK,ÖNCELİKLE ŞUNU BELİRTMELİYİMKİ, BUNU FARKLI YERLERE YAZMAYI DÜŞÜNDÜM ÖNCE,DAHA SONRA''NEDEN BLOĞUMDA YAZMIYORUM?''DEDİM KENDİMCE.ARAMA MOTORLARI,İNDEKSLER VB.ŞEKİLLERDE BLOGCU İLE ZATEN İLETİŞİMDE OLAN GOOGLE BU ŞEKİLDE DAHA ÇABUK ULAŞIRIM DİYE DÜŞÜNDÜM.
OLAY ŞU;YENİ WİNDOWS WICITIA İLE BİRLİKTE PİCASSANIN YENİ SÜRÜMÜNÜDE BİLGİSAYARIMA YÜKLEDİM.BİLDİĞİNİZ GİBİ PİCASSA BİR PHOTOSHOP PROGRAMI,FOTOĞRAFLARINIZDAKİ BELLİ GÖRÜNTÜ BOZUKLUKLARINI GİDERİYOR YADA İSTEDİĞİMİZ FORMA SOKUYORUZ.ZATEN ESKİ SÜRÜMÜNÜ KULLANIYORDUM.GEREK GÜNLÜK HAYATIMDA,GEREK YENİDEN BAŞLADIĞIM MESLEK
HAYATIMDA BEĞENİ İLE KULLANDIĞIM,GEREKLİLİĞİNE İNANDIĞIM BİR PROGRAM.BURDA SORUN YOK.
NE VARKİ ASIL SORUN BİLGİSAYARIMIN İÇİNDEKİ KİŞİSEL FOTOĞRAFLARIN BENDEN İZİNSİZ,ONAYSIZ,DİREK OLARAK PİCASSAYA AKTARILIP,TARANARAK,KATEGORİZE EDİLMESİ.YANİ DÜZENLİ GRUPLAR OLUŞTURACAK ŞEKİLDE YENİDEN DÜZENLENMESİ.ÖRN: ŞU TARİHTEKİLER,DOĞA-MANZARA FOTOĞRAFLARI VB. ÖZELLİKLERE GÖRE.
BU OTOMATİK OLARAKMI YAPILMAKTADIR.YANİ PİCASSANIN BU YENİ SÜRÜMÜNÜ BİLGİSAYARINIZA YÜKLEDİĞİNİZDE OTOMATİK BU PROGRAMIN ŞAHSİ/KİŞİSEL FOTOĞRAFLARINIZI KULLANMASINI KABUL ETMİŞMİ SAYILIRSINIZ.
BÖYLE BİRŞEY YOK,Kİ BÖYLE BİRŞEY OLSA DAHİ,BUNU, PROGRAMI YÜKLEMEDEN SİZE BELİRTMİŞ OLMALARI GEREKMEZMİ?Kİ BELİRTMİŞ OLSALARDI İMKANI YOK YÜKLEMEZDİM.
ENDİŞEM,BANA SORMADAN DANIŞMADAN,RESİMLERİMİ KULLANMA HAKKINI KENDİNE TANIYAN BİR ANLAYIŞIN,BUNLARI WEB ALBÜMLERİ ADINI VERDİKLERİ,YOU TOUBE TARZI BİR PAYLAŞIMDA SUNMA-YAYINLAMA HAKKINIDA KENDİSİNDE BULMASI.
SONUÇ OLARAK RESİMLERİM BANA AİT VE BANA ÖZELDİR.KİŞİ DOKUNULMAZLIĞI VE KİŞİ ÖZEL HAYATINA SAYGI DİYE BİRŞEY VARDIR.
KİŞİLERİN YAŞAM ALANLARINDA
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
“TAKSİMETRE BOZUK!”
Perşembe, Haziran 5, 2007 -Kategori: TAKILANLAR
Elini kaldıracak. İlk boş geçen durmadı, belki başka işi var. Sonrasındaki de öyle... Dönüp taksi durağından mı istese? Mümkün mü? Duraktan taksi istemek. Eve dönmek. Telefon açmak. Gelecek taksiyi beklemek. Bazen adresi bulamıyorlar. Risk almak. Oysa yola kadar çıktı. Beklese herhalde illa ki bir tane boş ve onu alacak taksi gelir. 30’a kadar saysa ve sonra dönse... Yok olmayacak... Derken, ters istikamette giden bir taksi şoförü “döneyim mi?” gibisinden işaret etti. Yavaşça “evet” anlamında başını salladı o da. Taksi dönüp geldi, kapısını açıp bindi ve konuşmak istemeyen bir müşteri tavrıyla “1 Levent’e!” dedi. Ve yine o tanıdık, bildik ses: “bugün de işler yolunda gitmeyecek!”. Taksi şoförü bir şeyler söylüyor. Cümleler arasından ilk seçebildiği “taksimetre bozuk abla!”. Hay allah şimdi inmesi mi gerekecek. Niye ki? Mesafeyi de biliyor, yazacağı ücreti de... Trafik olursa ne kadar ekstra ödemek gerekecek onu da biliyor. “Önemli değil!” diyor derinden bir sesle şoföre. Taksicinin de yola koyulmasıyla sessiz sedasız, her iki tarafın da şartlarını bildiği bir anlaşma başlıyor. Sonuçta 10 dakikalık bir mesafe için “taksimetre bozuk” cümlesine takılıp yeni seçenekler aramaya gerek yok.
Başka başka versiyonlarla her gün yeni bir taksi hikayesi yaşıyor. Aslında ev ve iş arasında alternatif ulaşım araçları var. Hatta bir alternatif araba kullanmak. Bir arabanın sorumluluğunu almak. Avantajları ve dezavantajlarıyla. Sahiplik duygusundan kaçmak da var işin özünde. Keşke O da, “taksimetre bozuk!” diyebilseydi yaşamında zaman zaman. Geçen hafta tanıştığı esmer, uzun boylu genç adama veya bir fotoğraf makinesi almaya ihtiyacı yokken kendisine fotoğraf makinesi satan sarışın kadına veya dün yemekte acılı köfte yemesi için ısrar eden arkadaşına.
Yüksek sesle “taksimetre bozuk!” dedi. Taksici bir anlam veremeyerek başını kaldırdı. “Evet abla, taksimetre bozuk. Ama gideceğin mesafe çok uzak değil, kimsenin kimseye hakkı geçmez korkma!”. Oysa kendi kendine konuşuyor Dinlemiyor söylediklerini, şoför farkında mı acaba? “Bu ara çok kendi kendime konuşuyorum!” diye not alıyor kafasında. Taksimetrenin bozuk olmasının etkisi var mıdır acaba? Sahi insan ruhunda, beyninde, kalbinde bozuk olan bir şey olduğu zaman bir tabela asıp duyursa... “Sevgili arkadaşlarım, bugün kalbimin taksimetresi bozuk. Sormayınız neden, sadece bozuk. Beni birkaç gün izinli sayınız...” Bu olmadı. Merak işte. En ötede duran bile böyle bir çağrıya, şunun sıkıntısı neymiş bir soralım demez mi? Anlatsan dert, anlatmasan dert bende derman kimde.
10 dakikalık yol, hemen bir çırpıda geçer sanır insan. Oysa bu trafik, her gün aynı şekilde işlemez. Bu sürücüler, her gün aynı sürücüler değildir. Trafik tıkanır, acemi sürücüler trafiğin tıkanmasına sebep olur. Usta sürücüler de keza... Hızlı kullanan kaza yapar, yavaş davranana arkadan çarparlar. Oysa insan çoğu kez taksideyken trafiği düşünmek yerine telefonda konuşur, ajandasına bakar, minik yalanlar uydurur, makyajını tazeler, oyun oynar, ama çoğu kez ve asla konuşmak istemediğinde konuşmak istemez. Dış ses mi, iç ses mi bilinmez; kendi kendine yine “taksimetre bozuk!” der müşteri. Şoför de, “evet abla, mühim değil. Yol bitti zaten. Hem sen devamlı gidip gelmiyor musun bu yoldan?” der sitemkar sitemkar. Ee haklı, demedi mi en başından “taksimetre bozuk!” diye.
Bu versiyonun en iyi yanı, insanın “ben demedim mi, aaa baştan söylemiştim!” tarzındaki sitem hakkını bir anda 3-5 katına çıkarmasıdır. Doğrudur. Sen bir köşede durup “acından ölürken”, o da bir köşede durup en başından itibaren itiraf etmiş olduğu arızasına sığınır. Ne dedi şimdi iç ses! Evet, evet iç ses. Yoksa taksi şoförü de araya bir düşünce sıkıştırıverirdi. Benim hala umudum var melodisinde, durup durup “benim hala arızam var!” şarkısını söyleyebilir bu tip insan grubu aslında. Bu boynunda bir tabelayla dolaşmaktan daha kolay olur. Sesin kötüymüş, değilmiş kimin umurunda. Arızanın parantezini açtıktan sonra istersen sesinin kötü olduğunu da söyleyebilirsin. Yol bitsin artık. Dünden bugüne taşıdığı acı gibi o da bitsin. Ki, yol bitecek, taksi de kendi yoluna gidecek. O zaman acı da bitsin, acıyı getiren şeyle beraber gitsin. Beraberinde ne götürecekse onları da götürsün. Anılar mı, hepsi beraberinde gitsin. Acılar ve anılar beraber gitsin. Yol ve taksi gibi.
Yol bitti. İş başladı. Taksimetre bozuk. İş bitince, yine köşebaşına çıkıp taksi bekleyecek. Bulacak. Bulamayacak. Belki dolmuşa binmek zorunda kalacak. Ya da bir arkadaşı çıkışta gelip onu alacak. Taksimetresi bozuk. Sahi ne zaman birinin karşısına geçip, “taksimetre bozuk!” diyecek? Ve kim onunla bozuk taksimetre’ye rağmen yola çıkacak? Sarı taksiler ve trafik. Galiba bu ulaşım alternatifini bir kenara bırakıp, otomobil sahibi olmayı düşünmek gerekecek. Yoksa bu taksi şoförleri akla başka şeyler de getirecek. Taksimetre bozuk. Tehlike.
Dip not. Oysa bilmiyor mu ki; bu akıl, ruh ve kalp, taksiye de binse, şahsına münhasır otomobilinde de olsa onunla gelmeye devam edecek.
Son not. Yok yok bilmiyor. Taksimetre bozuk. Taksi fişi yok. Adam dürüst. Kadın anlayışlı. Adam yalancı. Kadın düşüncesiz. Taksi müşterisi, taksiye binmeye devam edecek. Adam kadınlarla buluşmaya, kadın adamlara aşık olmaya. Oysa taksimetre bozuk, adam dürüst, kadın düşüncesi
ALINTI(Fatoş Ünal, Temmuz 2005)
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
ÖNCEKİ YAZIMIN DEVAMI
Perşembe, Haziran 5, 2007
BENDEN MY'S SPACE GRAPHİCS E
BU KADAR TALEBİN OLDUĞU BİR ÜLKE İLE ÇALIŞIYOR VE HALA TÜRKÇE YAZIM SÜRÜMÜ
KULLANIYOR OLMAMANIZ DÜŞÜNDÜRÜCÜ.
MSJIMA GELİNCE,BENİMLE BİR SORUNUNUZ OLDUĞU,GÖNDERDİĞİNİZ UYARI MSJLARINDAN
BELLİ.BU NE UYARISIDIR? NEYİN UYARISIDIR? NE AMAÇLA YAPILMAKTADIR?BİLMİYORUM.
HERNEKADAR ŞUAN EĞİTİMCİ BİR KİMLİĞE SAHİPSEMDE,SİZİN TÜRKÇE BİLMEDİĞİNİZ GİBİ,
BENDE YETERLİ İNGİLİZCE BİLGİSİNE SAHİP DEĞİLİM.BUNA MECBURDA DEĞİLİM.BU YÜZDEN SORUNUN
NE OLDUĞUNU AÇIKÇA İFADE EDEN(MÜMKÜNSE TÜRKÇE)BİRMESAJ,POSTA VB.GÖNDERİRSENİZ,DAHA
İYİ ANLAŞIP,ÇÖZÜM BULABİLECEĞİMİZ KANAATİNDEYİM.
AKSİ HALDE BEN SADECE BU BİLDİRİLERİNİZİ İZLEMEKLE YETİNECEĞİM.
SİZDEN BİRŞEYMİ SATIN ALMIŞIM? HAKLARINIZA DAİR BİR KURALIMI İHLAL ETMİŞİM,ÇİĞNEMİŞİM?
SİZE AİT KOD,BARKOT VB.KULLANIP,SATIP KİŞİSEL ÇIKARMI ELDE ETMİŞİM?BUNLARI FARKLI KANALLARDAMI YAYINLAMIŞIM?
SORUN NEDİR?ANLAMADIM GİTTİ...
HABİRE YAZIP DURUYORSUNUZ.BELKİDE SİZE AİT DEĞİL BU MSJLAR,BİLMİYORUM,AÇIKLAMA RİCA EDİ
YORUM.SÖYLEDİĞİM GİBİ,TÜRKÇE OLMASI YARARIMIZA OLACAKTIR.
BEN TÜRKİYEDE YAŞIYORUM VE NE MUTLUKİ TÜRK'ÜM.İNGİLİZCE GÖNDERDİĞİNİZ BİR MSJI ANLAMAMI BEKLEYEMEZSİNİZ BENDEN.
BİLDİĞİM KADARI İLE SİZE BİR TALEBİM OLMADI.
BİLDİĞİM KADARI İLE DİYORUM ÇÜNKÜ;BU ARALAR ETRAFTA BENDEN BİRKAÇTANE VAR.AMACIM BİRAZDA BU KONULARA AÇIKLIK GETİRMEK.
TÜRKİYE'DEN
TUBADASI
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
EĞİTİM ÜZERİNE...
Pazartesi, Haziran 2, 2007 -Kategori: EGITIM
''Bir dağın yamacında, "Al götür beni," dercesine pırıl pırıl parlayan kayayı gördüğünde, ondan eşsiz bir sanat eseri yaratabileceğini sezinlemiş heykeltıraş. Yardım çağırıp, kayayı eve taşıttıktan sonra, heyecanla kollarını sıvayıp işe koyulmuş.
Büyük olduğunu düşünüp, iki eşit parçaya böldüğü kayayı yontmaya başladığında, ince ve titrek bir sesin canhıraş bağırdığını duymuş: "Hey, ne yaptığını sanıyorsun sen? Canımı acıtıyorsun Bana dokunmanı istemiyorum. Halimden memnunum ben!" Şaşıran heykeltıraş, onu bir yana koyup merakla diğer yarıya el atmış. Bakmış ki ses çıkmıyor, şevkle çalışmaya dalmış. Yorulup mola verdiğinde, kayadan sitemkâr bir itiraz yükselmiş: "Niye durdun öyle birdenbire? Bunu benim iyiliğim için yaptığını biliyorum. İstenmeyen yerlerimi yontmaya devam et lütfen."
Heykeltıraş, bu cömert ve yüreklendirici sözler üzerine gecesini gündüzüne katarak, gerçek bir sanat harikası yaratmış. Coşkuyla, tutkuyla yapıldığı belli olan heykel, nefes kesen bir güzellikteymiş. Her bakan, Tanrı'nın değişik bir çehresini görmekteymiş. Sonunda, sırf onun için tapınak inşa edilmiş.
Yüksekçe bir yere yerleştirilen heykeli gül yapraklarıyla süslemeye gelen rahip, üzerine çıkabileceği bir merdiven aramış. Bulamayınca, köşede duran kaya parçasını basamak yapmış. Bu şekilde kullanılmaya içerleyen kaya, öteki yarısına seslenmiş: "Anlayamıyorum doğrusu, bütün gün benim üstüme çıkarak seni süslediler. Niye ki?"
Heykel, tatlı bir edayla cevap vermiş: "Anlayamazsın tabii. Çünkü sen, değişmek istemiyorsun. Heykeltıraşa izin verseydin, benim yerimde sen olacaktın. Ne yaptığını bilmesem bile, güvendim ona. Yediğim her darbede, sabretmem gerektiğini düşündüm. Ve bedenimden kopup giden parçalarla birlikte yavaş yavaş güzel bir heykele dönüştüğümü fark ettim. Yontulurken; törpülenip parlatılırken çektiğim tüm acılara değdi. Özümdeki cevher, insanları büyüleyen bir ilham kaynağı haline geldi Şimdi anladın mı?''
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
NASİHAT
Pazartesi, Haziran 2, 2007 -Kategori: UNUTMA
HERKESİN ALACAĞI BİR NASİHAT NİYETİNE...
''Aklı dışarıda bırakan hiçbir insan ilişkisi türü yoktur. Hiçbir ilişki türü de sırf akıl üzerine kurulmuş değildir.
İlişki, dünyanın en zor işidir; ancak "oluruna" bırakılabilir. İşte "bu işin oluru" için 10 emir:
1. Kabulleneceksin!
İki şeyi kabulleneceksin. Birincisi "Aramızda iktidar problemi olmasın şekerim" gibi girişimler tamamen hayalcidir; kabul edeceksin. İktidar ilişkileriyle sarmalanmış bir dünyada iktidardan, güçten büsbütün arınmış bir ilişki mümkün değildir. Kendi gücünü karşındakinin burnuna sokmayacaksın ve var olan güç dengesinin kalıcı olmayacağını bilerek içini ferah tutacaksın. İkincisi, bir insanın bir başkasını hep aynı şiddette sevmesi mümkün değildir, bunu da kabul edeceksin. Sevginin azalmasını da çoğalmasını da kalıcı olarak düşünmeyip soğukkanlı olacaksın. Az sevdiğini hissettiğinde daha çok sevmeye, çok sevdiğini hissettiğinde korkup az
sevmeye çabalamayacaksın. Her ikisi de seni lüzumsuz yere yorar.
2. İzin vereceksin!
Karşındakinin kendisi olmasına izin vereceksin; en sana uymayan yanlarını bile budamaya kalkmayacaksın. Bu çabanın sonucu başarılı olsa da onu daha az seveceksin, olmasa da,unutma. Sen de uyum sağlamak için kendini eksilten bir çabaya girişmeyeceksin. Bu hiçbir zaman sandığın kadar iyi olmaz; her zaman sandığından kötü olur.
3. Belden aşağı vurmayacaksın!
Hiçbir kavgada, asla belden aşağı vurmayacaksın. Onun kişiliğini yıkacak şeyler söylemeyeceksin; onun zaaflarını kavgada koz olarak kullanmayacaksın. Sevdiğin insanla "yenmek" için kavga etmeyeceksin. Bir insan kendisini aşagılayan bir ilişkiye uzun süre katlanmaz; katlansa bile sen böyle bir şeye katlanan birine katlanamazsın. O yüzden "yenmeye/yenilmeye" hiç başlama!
4. İki kişilik evren kuracaksın!
Kanepede uzanıp yaptığınız dedikodularla, komik küçük sohbetlerle sadece ikinizin anlayacağı bir dil ve bu dilin etrafında iki kişilik bir evren kuracaksın. Orası ilişkinin ilk kucağıdır, zedeleme. Oraya ihtimamla tatlı dedikodular ve pamuk şekeri gibi hallerini taşıyacaksın. Dünya işleri zaten ağır; sen hafifleteceksin! Sakın yanılıp da üçüncü kişilerden müteşekkil bir mahkemede ilişkinizi analiz etmeye kalkma. Bu, o iki kişilik evreni tuz buz eder. Yeniden inşası imkansıza yakındır.
5. Onun tarafını tutacaksın!
Ne olursa olsun üçüncü kişilerin yanında ve üçüncü kişilere karşı onu tutacaksın! Hiç "objektif" gibi görünmeyebilir bu sana ama zaten ilişki sübjektiftir, unutma!
6. Yıkılmayacaksın!
En ölümcül haller dışında hiçbir üzüntünde onun üzerine yıkılmayacaksın. O senin doktorun, psikologun degil, sevgilin. Kendi derdini mümkünse kendin halledeceksin. Onu asla "Bana ne kadar katlanabiliyor" ile test etmeyeceksin. Çünkü sen de bu testten geçemeyebilirsin.
7. Nitelikli" emek harcayacaksın!
"Sevgi emektir" cümlesi eksiktir. "Beni sev, birbirimizi çok sevelim" cinsinden niteliksiz bir emek sadece yapış yapış bir debelenmedir. O emeğin içine zeka katacaksın. İlişkinin ihtiyaçlarını hassas bir görü ile saptamaya gayret edeceksin. Örneğin onun yalnız kalmaya ihtiyacı varsa tepesine binip sevgi performansları yapmayacaksın.
8. Öğreneceksin!
"Benim oğlum bina okur, döner döner yine okur" cinsi bir ilişki tıkanmaya mahkumdur; birlikte yeni şeyler görmeye, öğrenmeye, yeni maceralar yaşamaya bakacaksın. Gebeşlik etmeyeceksin, ilişkinin enerjiye ihtiyacı varsa, kendini akışa bırakmayacaksın.
9. Antrenman yapacaksın!
Birbirinize çok yapışıp kaldığınız anlarda derhal ufak çaplı tek başına yaşama antrenmanları yapacaksın. Ona da yaptıracaksın! Bu ilişkiye yeni enerji girişini sağlayacağı gibi seni kaybetme korkusundan uzak tutar. Sen kim olduğunu unutmamak zorundasın.
10. Dikkat edeceksin!
En önemli emir: En önemli şey ilişkiniz değil, sakın öyle zannetme. En önemli şey, o ve sensin; ayrı ayrı. İkiniz de birer insansınız; bu, sınırsız olanak ve ihtimal demek. Yani esasında gerekiyorsa, canınızı sıkıyorsa ilişkiyi de boş vereceksin! Onu işte bu kadar seveceksin.''
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
VAR OLMAKLA YOK OLMAK ARASINDAN BİR KESİT
Pazartesi, Haziran 2, 2007 -Kategori: TAKILANLAR
...
Şairin dediği gibi;
Gölgeler düşse de yüreğinin üstüne,
güneşini sakın söndürme.
Eğer umut yoksa
yarınlar uzak kalır insana,
unutma bir sen daha yoksun,
bu dünyada…
Varolma ve yok olma arasındaki bu savaş sonsuza eşit koşullarda sürüp gider. Yaşam kimi zaman burada ve kimi zaman orada üstedir.ölüm de öyle .Aydınlık denizin kıyılarına ayak basan çocuğun yaşam viyaklamaları, ölümün hüzün verici iniltilerine karışır. Bu iki oluş birbirine karışmadan hiçbir gecenin ardından gündüz gelmediği gibi hiçbir gündüz de geceye dönmemiştir. Doğanın ne dediğini duymuyor musunuz? Beden için acı'dan, tin için tasasız olmaktan başka bir isteği var mı ki? Acıyı dindirebilen, tasayı yok edebilen her şey ona sevinç verir. Doğa doğa olarak bundan başka hiçbir şey istemez. Eğer bizim evimizde ellerinde geceyi aydınlatmak için meşaleler tutan heykeller yoksa, her yanı gümüşle ışıldamıyorsa ve altınla, dostların arasında, taze çimlerin üstüne uzanarak, kolayca ve masrafsızca, kendimizi dinçleştirebilmek, hele hava bize bir de gülümsüyorsa ve mevsim yeşil otların arasına çiçekler serpiştirmişse …bize yetmez mi?
YAZAN
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
KELEBEK
Pazartesi, Haziran 2, 2007 -Kategori: YAZI TAHTASI
''Büyüyorum zalim bir kalbin acımasız atışları arasına sıkışmış duygularımı kurtarmaya çalışırken... büyüyorum zamansız bir dokunuşun gölgesini tenimden atmaya uğraşırken. Salınımına bırakıyorum bedenimi müziğin ritmine kapılıyorum farkına varmadan terk etmek isterken maziye kazıdığım onca güzel resmi. Anlamını yitiren sözlerin büyüsünü ufak tebessümlerin sahteliğine saklıyorum kimse fark etmesin diye. Görmezden geliyorum aynadaki yalvaran gözlerimi, duymazdan geliyorum çığlıklar atan yüreğimin sesini.
Yalan... yaşanmışlığın verdiği tecrübe mi doğru olan yoksa bilinmezliğin verdiği gizem mi? Hangisi toplayacak parçaları dört bir yana saçılmış kalbimi, hangisi uyandıracak beni bu kabus dolu uykudan, hangisi gösterecek ki aslında uğruna savaş verdiğim her şey yalan... inanmak istiyorum sözlerine, bilmek istiyorum ki güvensizliğim boşuna. En saf halimle açtığım kalbimin, bedenimin acımasız bir “yabancı”da olduğunu düşünmek istemiyorum.
Tekrar görmek istemiyorum ağlayan gözlerimi sonu gelmez gecelerde, istemiyorum en tanıdık, en mutlu şarkıları lanetlemeyi, gitmemeyi beraber kocaman bir sevgi büyüttüğümüz o kumsala... istiyorum ki içtiğimiz ilk şarabın tadı gibi bizim olsun her an, her yaşanan. İstiyorum ki en sinsi bakışlara kalkan olsun küçücük kalplerimizde büyüttüğümüz sevgimiz.
İstiyorum ki o kadının sözleri gerçek olsun...
Silmeliyim belki de seni hiç arkama bakmadan geçmişime gömmeliyim hatırladığımda beni mutlu eden anları yaşatmalıyım belki sadece her şey anlamını kaybetmesin diye. Kelebeğimizin ömrü belki de bu kadardır. Rüzgarın önüne düşmüştür belki bu sefer, gücü kalmadığı için kendi yolunu çizmeye.
Ayrılık vakti mi meleğim? Belki....''
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
GÜVERCİN
Pazartesi, Haziran 2, 2007 -Kategori: TAKILANLAR
''Belki de ressam olmalıydım. Güzel resimler çizebilirdim tuvallere. Van Gogh kıskançlıktan çatlardı belki, tuvaldeki renklerimin göz alıcılığını görünce. Peki ya Dali ne yapardı? Saçını başını yolardı belki, rüyalarını kendinden daha iyi resmeden biri var diye. Papirüs kâğıdına yazılmış bir mektuptu yaşamım. Rengini yaz bulutlarından almış kadar beyaz bir güvercinin kanadı altında sakladığı, ta uzaklardan getirdiği bir pusulaydı belki de yaşam. Resim, doğanın taklidi değil miydi? Ama isterdim boyamayı doğayı doğallığına dokunmadan. Sanat, haksızlığa karşı kullanılan bir silah mı? Yoksa kabullenmek mi içinde yaşadığımız haksızlıkları? Her mevsimden ayrı bir oyun çıkaran çocuklar gibi koşuşturarak yaşıyorum.
Havanın soğuğu her şeyi kendi içine gömmüş, sıcak yaz gecelerini bekliyordu pusuda. Etrafta ne bir kuş sesi ne de bir sinek vızıltısı vardı, garip bir mezar sessizliği sarmıştı her yanı. Aşklar da uyumakta, kuşlar da, yaşamdaki canlılık da... Yorgun bir günün dinletisi ile meşgul tüm canlılar. Yüzüme fırlatılan bir bardak soğuk su ile ayılmışım şizofren sıkıntılarımdan. Hava kasvetli, günün başlamasını istemiyorum. Yorgunum, vakitsiz uyandırılmış gibi sinirliyim. Bungun derbederliğimle yokuşlara tırmanmanın zorluğuyla solumaktayım. Parklarda sessizlik, doğada suskunluk, dışarıdaki kalabalık, evdeki yalnızlık içimde uğultulu kasırgalar estirmekte. Sonbahar vurmuş ağaçların dallarını. Yürüyorum, yavaş yavaş.
Yarı ormanlık yarı dağlık bir tepenin eteklerindeyim. Yolumun üzerinde, bir ağacın altında oturmamı bekleyen eğri büğrü, kayadan kopmuş kocaman bir taş görüyorum. Hava soğuk. Üşümüyorum, ellerim buz kesmiş, ama soğuğu hissedemiyorum. Ağacın altına, sanki oraya benim için konmuş taştan koltuğuma kuruluyorum. Ağzımdan çıkan buhar, üşümem gerektiğini hatırlatıyor bana. Nereden, hangi ağaçtan kopardığımı hatırlamadığım bir çöple eşelemeye başlıyorum nemli toprağı nedensizce. Rüzgar, perçemimi savurup yüzüme atmakta. "Olsun," diyorum, " isterse, burada donarak öleyim...." derin derin nefes alarak kendimi doğanın kucağına salıvermişken. "Bu kadar güzel bir müziği uzun süredir dinlememiştim." Rüzgarın tınısı enstrümantal bir müzik gibi ruhuma işliyor. Güzel şeyler düşünmem gerektiği için mi mutluyum, yoksa güzel şeyler düşündüğüm için mi mutluyum, anlamayamıyorum. Kendimle söyleşmekteyim bu dağın eteğinde bir başıma. Dağın tepesinde kar var. Düşüncelerim ulaşılmaz bir doruğa çıkma telaşında, sürekli gerileyerek tırmanmaya çalışan dağcılar gibi. Vazgeçmek yok. Üşümeye başlıyorum. Sırt çantamdan çıkardığım eşarbımı başıma dolayınca, yalancı bir sıcaklık yayılıyor içime.
Allı güllü bu eşarp, hamamda eşyalarımın arasına karışmış, bir Kürt kadınındı; ondan yadigar diye saklarım o gün bu gün. Kadının adı, Heval'di. Birlikte paylaşmıştık bir avuç bulguru aynı locada.
Soğuktan morarmış parmaklarımı umursamıyorum. Bir film setinde gibiyim. Yaşamın o en anlamlı film setlerinden birinde geçirmekteyim sanki zamanı, keyifli, mutlulu, öfkeli...
Önümde bir okyanus şekillenmeye başlıyor; dalgalar, Magellan'ın gemisini devirircesine azgın ve öfkeli. Öyle, gözümü dikmişim bir noktaya, kıpırdamadan bakıyorum, donmuşum sanki.
Ayağa kalkınca görüyorum, iki adım ötedeki beyaz güvercini. Yalnızlığımın yanı başında büyüleyici güzellikte bir güvercin. Sırt üstü yatmış. Yanına gittiğimde fark ediyorum ölü olduğunu.
Tekrar oturuyorum yerime. Termosumdaki çayı içmek istedim birden. Yere indirdiğim sırt çantamı açıyorum. Şeker de katmıştım termostaki çaya. Çalkalıyorum termosu, şeker karışsın diye. Çaydan aldığım yudumlarla kendime geliyorum, nerede olduğumu unutmuşum sanki; dağılmış düşüncelerimi toparlıyorum. Sahi neden gelmiştim buraya? Kendi ellerimden tutup kendimi yalnızlık tünelinin bir köşesine getirmiştim. Beni buraya sürükleyen hikayem neydi? Belki de bir anının peşinden sürüklenmişimdir ta buralara... Yanımda sevgilim, omuzlarıma dayanmış. Elimi tutmak istiyor; istemiyorum ben. Yanımda olsun yeter, diyorum. Başımı dayayınca omzuna, yüreğimi titretsin istiyorum. Mutluyum, ürperiyorum da. Ruhumu ısıtıyor sevgilim, şu an yanımda olmasa da.
Bıraktığım yerde unuttuğum bakışlarımı, bir karıncadan peşine taktığımı fark ediyorum. Başımı kaldırıp, yanı başımda yatan güvercine götürüyorum sonra, bir tören havasıyla. Beni kendisine çekiyor adeta. Bir sigara yakıyorum, ayağa kalkıp yakınına gidiyorum güvercinin. Başka bir gökyüzünde tek başına uçuşan güvercinleri görüyorum düşüncelerimde. Sürüler halinde uçuşuyorlar. Yakınlaştıkça içime bir korku yayılıyor. Neden ölmüş bu güvercin? Neden? İşte cevapsız sorularıma bir yenisi daha ekleniyor. Sonra, onu incelediğimi fark ediyorum. Büzüşmüş iki bacakta sekiz parmak. Hala güçlü kanatlar. Küçücük, cansız kafası masumca yana kıvrılmış. Nereleri görmüş kim bilir, nerelerde kanat çırpmış yaşarken? Belki de bir haber dönüşü evine ulaşamadan toprağın çekiciliğine yenik düşmüştü. Ne haberler saklıydı küçücük bedeninde kim bilebilir ki... Bütün sırlarını da kendisiyle toprağa gömmüş işte. Geride bir sürü soru uçurarak etrafındakilerin düşlemine. Ser verir sır vermez bir güvercin miydi acaba? Belki de çırpınıp durmuştu ömrü boyunca. Mücadeleyi okuyorum aralık göz kapaklarının arasından, zoraki görülebilen gözlerinde. Kanatları sapasağlam, biraz şişmiş bedeni... Uyuşmuş parmaklarımın arasına alıyorum güvercini. Soruyorum, "Ne oldu? Anlat hadi…" Sessiziz ikimiz de. Rüzgar, benim saçlarımla yaptığı dansın aynını güvercinin yumuşacık tüyleriyle de yapıyor.
Yaşam kendini kullandırma hakkına son vermişti belki de. Hani derler ya, miadı doldu, işte öyle. Hayat yapacağını yapmıştı ikimize de ve şimdi, aynı noktada farklı alemlerde birleştirmişti bizi. Olanlar olmuştu ikimize de. "Yeniden canlandırıp, Mısır'da, palmiyelerin üzerinde uçurtmak isterdim seni," diye söyleniyorum duyulur duyulmaz bir sesle. Ruhu, "Beni rahat bırak," diyor bana. İkimiz de inatçıyız. Sen dirilmemekte, ben ölmemekte. Rahat uyumaktasın, anladım seni, rahat.
Haberler sende. Kaç mektup taşıdın hangi ilden hangi ülkeye? Kaç aşık sana bakıp sevgilisini hatırladı? Kaç çocuk seni kovaladı? Kaç çiçeğin dallarından yere akmış çamurlu sular besledi seni? Kaç kediden sakındın kendini? Peki, tahmin edemediğim gizemli sırların... Onları sormayacağım. Hiçbir iyiliğin boşa gitmeyeceğini anlatıyor suskun duruşun. Rahat ve huzur dolu duruşun nedense incitmedi yüreğimi. Anladım ki huzurlusun, gelip durduğun bu sonda. Sinsi, bencil olmayışından da iyice emin oldum. Ölmüşsün, dayanamamışsın artık, belli. Çırpına çırpına yaşasan da temiz olan sonu bulmuşsun kendine. Tembel de değildin herhalde. Tembel olsaydın bu ağacın altında ölmezdin ki... Bir soğuk günde ikimizin de yolu bu yapraksız ağacın altında kesişti senle. İkimizin de yaşamına gölge düşmüş, artık kimsenin gölgeleri umursamadığı bu günlerde. Işık var yine de, değil mi? Gölge, ışığı karartmakta, ama olsun diyorum, olsun. Gölgede olsa da yaşamım, yaşamın o esrarengiz büyüsü ayakta tutmakta çırpınışlarımı.
Beyaz güvercinleri düşünüyorum. Gökyüzünden sürüler halinde uçuşan beyaz barış güvercinlerini. Bir güvercin olmak isterdim, özgür; engin bir gökte süzülmek... Ağzımda bir zeytin dalı olsun, uçarken, zeytin dalını düşürmek isteyen onca bencili umursamadan.
Üşüdük, bu soğuk kış ayazında. Senin tüylerin, benimse kalın giysilerim var. Bu soğuk nasıl işlemez insanın içine?! Kara kış bunun adı. Kara kışlar yaşanacak ki baharlara ulaşalım. Çırılçıplak ağaçların altında donakalmış biz, yeşil dallarla güleceğiz. Ağız dolusu kusacağız öfkemizi, kahkahaya boyayarak. Sen başka bedende bir kuş; ben kendi bedenimde başka bir bahar olacağım.
Burnumun ucu morardı herhalde soğuktan. Eşarbımın ucuyla siliyorum damlayan göz yaşımı. Titriyorum, ruhum da donacak burada birkaç dakika daha kalsam. Bir kutup havasını solumaya başladım. Termosumun ağzını açtım, cephede üşüyen bir asker gibi kafama diktim birkaç yudum, biraz canlanayım diye, ancak yüreğim yorgun. Kaç kat giyinmiştim. Bacaklarımın cansızlaştığını hissediyorum, güvercinim gibi.
Toprağı eşelemek istedim güvercini gömmek için. Vazgeçtim. Hep özgür uçmuş bir canlıyı toprağa hapsetmekten ne fayda?.. Öylece, olduğu gibi bırakıyorum. İçim de elvermedi hani. Biliyorum ki ben gittikten sonra bir it gelip yiyecek güvercinimi. "Yesin," diyorum, "hiç olmazsa ölüsü de işe yarasın." Onu itlere, nankör kedilere yem etme fikri galip geldi bu düşünceme. Toprağı eşelemeye başladım. Ojeli tırnaklarımla güvercinime bir mezar kazdım. Hep yanımda, sırt çantamda taşıdığım köşesi işli beyaz bir mendil vardı. Annemin çeyizime koyduğu mendillerden. Bir kaçını sevdiklerime armağan etmiştim. Belki de birini en sevdiğime uzatmışımdır. Sonuncusu da işte bu, çantamdaki mendil. Sevgilere, ayrılıklara, sevdalara ve... Çıkardım çantamdan mendili, açtım yere, kundak açarcasına üçgen şeklinde. Nasıl da yakıştı mendil yere, sanki karda açan bir kır çiçeği gibi hoş görünüyor toprağın üzerinde. Mendilin nakışlı köşesine güvercinin başını koyuyorum, kundağa sarılan bebekler gibi. Önce ayak ucunu örttüm, sonra da yan taraflarını. Çiçekli işleriyle yüzünü kapadım sonra. Ve avuçlarımın içine alıyorum kundağıyla güvercini; burnuma götürüyorum, koklamak istedim bebeğim gibi. Güzel kokusu. Yoksa yeniden mi doğmuştu güvercinim? Tüylü yüzünü yüzüme sürüyorum usulca. Yüreğim sızlamaya başladı yine. İki damla gözyaşımı mendile siliyorum. Yatırıyorum mezarına zavallı bebeği. Üstünü toprakla kapatmaya içim el vermedi. Üzerine birkaç tane kağıt mendil koyuyorum. Birkaç tane de taş topladım etrafına yerleştirmek için. Bir kulübe gibi çattım temiz taşları kenarına. Sonra toprakla örtüyorum bütün beyazlıkları. Başına beyaz bir taş dikiyorum, yazısız. Elimi çantama uzatıyorum. Kullanmadığım halde yanımda taşıdığım rujumu çıkarıyorum çantamdan. Başucu taşına bir lale çiziyorum. Altına da N.G. yazıp ayağa kalkıyorum. Kendimi bir usta mezarcı gibi hissettim şimdi. Kadından mezarcı olur mu diye düşünüyorum. Neden olmasın?..
Termosumda kalan son çay damlalarını da güvercinin toprağına döktüm. Artık vedalaşmam gerekiyor arkamda bırakacaklarımla. Burnumdan akan suyu eşarbımın ucuyla siliyorum; sonra, ayağa kalkıp içimden bir dua okuyorum. "Hadi güvercinim iyi uç!" deyip çantamı toparlıyorum ardından. Yün eldivenlerimi, hissiz parmaklarıma geçiriyorum. Donmuş ayak parmaklarımın ucuna basa basa ayrılıyorum güvercinimin mezarından. Yuvada bekleyen iki güvercinime doğru yola koyuluyorum…
Kulaklarımda, "Karlı Kayın Ormanı'nda" parçası uğulduyor. Ayaklarım donmuş; beynimse arınmış pek çok kirden, pislikten.
Yoksa ölüm bütün acıları gerçekten kesip dindiren son uyku mu?''
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı